KİNDAR YETİŞTİRMEK

01.02.2012

 

 

İlk, orta ve üniversiteli gençlerle zaman zaman sohbetlerimiz olur. Onlara konuşmamızın başında, yazılı ya da sözlü olarak şöyle bir soru yöneltiriz:

-Size göre ülkenin en önemli meselesi nedir? Ve bunu nasıl çözersiniz?

Verilen cevaplar içersinde, “işsizlik” en başta yer almaktadır.

Bunun büyük bir problem olduğu belli.  Fakat nasıl çözeceklerine dair pek fikirleri yok. Genelde hiç kafa yormadan, büyüklerinden öğrendikleri gibi, “devlet ve hükümet iş versin” deyip kestirip atıyorlar.

Ayrıca gençlerde, karamsarlığa varacak derecede bir “gelecek kaygısı” var.[1]

Bütün bunların sebebi, şüphesiz ezberci eğitim sistemi.

Düşünmüyorlar. Araştırmıyorlar. Soruşturmuyorlar.  Olay ve olguların özünü kavrama zevki ve aşkı taşımıyorlar.

En fazla, “Nasıl?” sorusuna dayalı bir öğretim yapılıyor.

Ama “eğitim” denilince temel soru, “Niçin?” sorusudur.

Onun için sorumluluk almayan, kısa vadede kapağı bir yerlere atarak yan gelip yatmayı hayal eden tipler ortaya çıkıyor. Üretme, ortaya bir değer koyma ve emek çekme yok… Tembellik ve hazır yiyicilik diz boyu.

Diyecek fazla bir şey yok. Bir anlamda, ekilen biçiliyor…

Böyle devam ettiği müddetçe, dış dünya ile rekabet edebilen, işine hile katmayan, kendine güvenen ve güvenilen, öz değerlerini benimseyen, girişimci ve dayanışmacı ruha sahip nesiller yetiştirmek kesinlikle mümkün değildir…

O zaman geriye tek bir yol kalıyor… Aynı pastayı paylaşmak…

Bu da insanları bencil, aç gözlü ve kavgacı yapıyor. Bundan sonra da her seviyede tacize, korkutmaya, yıldırmaya, anarşi ve teröre dayalı düşünce ve hareketler bir bir sökün ediyor.  

Bu hayat tarzında tek bir ilke vardır… Kurt kanunu… Yani, düşeni yemek!

Gençlere bazen de şöyle bir sorumuz olur:

-Şu anda sınıfta ya da salonda yüz kişi olduğunuzu düşününüz. Bir kurum size gelip, çok yüksek maaş ve imkânlarla sınıfınızın doksan dokuz kişisini işe alacağını söylüyor. Arkasından da bu iş için zor bir sınavdan geçirileceğinizi açıklıyor. Ve sizler çalışmaya başlıyorsunuz. Çünkü bir kişi mutlaka bu sınavı kazanamayacak. O kişi siz olabilirsiniz. Bir taraftan da sürekli dua ediyorsunuz. Bir gece rüyanıza Hızır giriyor ve şöyle diyor:

Duanı, “Allahım! Benim dışımdaki bir kişiyi sınav günü hastalandır!” diye yaparsan, kabul olacak. Sen de bu sınav stresinden kurtulacaksın…

Ardından öğrencilere, buraya kadar ne denilmek istendiğini anlayıp anlamadıkları soruluyor. Hepsi anladığını söyledikten sonra, asıl soru geliyor…

-Hanginiz böyle bir dua yapmaz?

Önce hepsi şoke oluyor. Ardından birkaç kişi parmak kaldırıyor. 

Yalnız çoğu sesiz kalmayı tercih ediyor.

Neden böyle?

Çünkü aileden itibaren “Rabbena, hep bana!” duygusuyla yetiştirildiler. Okullar, öğretmenler ve çevre de bu yönde iyi örnek oluşturamadı. Onun için de başkalarına karşı içlerinde gizli bir kin ve düşmanlık oluştu.

Trafiğe çıktığınızda, bir kurumda çalıştığınızda, alış-veriş yaptığınızda, başkalarıyla paylaşacak bir şeyiniz olduğunda, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinde, bu kindârlığın ve gaddarlığın şu ya da bu şekilde yansımalarını görmek mümkündür.

Şu soru da ara sıra sorduklarımızdandır:

-Şimdiye kadar hiç yok olmasını istediğiniz kişiler oldu mu?

Cevaplar ilginç…

Olmuş. Hem de çok olmuş.

Bir ara, üniversitede öğretmen yetiştiren önemli bir bölümün başkanlığını yapan öğretim üyesine sormuştum…

-Emekliliğiniz yakın… Her halde ayrıldığınızda,  arkanızdan epeyce üzülenler olur, değil mi?

Cevap çok hazindi…

-Ne üzülmesi? Herkes sevinir!

Sebep açık… Geride bırakacağı bir miras var… Bölüm başkanlığı ve ders ücretleri… Özellikle de ikinci öğretim!

Gerçek, maalesef, böyle.

İşin asıl vahim tarafı da şu…

Öğretim üyelerinin bu tutumunu, öğrenciler yakinen biliyor. Yaptığımız araştırmalarda bunu açıkça gördük.

Ne yazık ki, ikinci öğretimi ve döner sermayesi olan bütün öğretim kurumlarında durum bu… Yani, ahlâk dışı tutum ve davranışlar başını alıp gitmiş…

İsterseniz, konuya bir başka cepheden daha bakalım…

Bir zamanlar, genel seçim döneminde, en az otuz kırk vekil adayını yakından izleme fırsatı oluştu. Bunların bir kısmı, umre ve hac yaparken Beytullah’ın karşısında belki de birlikte gözyaşı dökmüş kişilerden(!) oluşmaktaydı. Çoğu namazlı niyazlı, abdestli ve oruçlu kimselerdi… Eğer daha ilersini söyleyecek olursak, aynı mezhep, meşrep ve tarikata bağlı olanlar da vardı…

Ama asıl ortak yönleri neydi, biliyor musunuz?

Seçilecek sıralara girmek için birbirlerini acımasızca saf dışı bırakmak!

Şimdi soralım…

Bu kindârlık nasıl oluştu?

Yetiştirilen şu insanın kalitesine bir bakınız!

Nasıl bir talim-terbiyeden geçildi de bu hale gelindi? Öfke, kin ve nefret, nasıl içimize bu kadar işledi?

Gönül dünyamızın ileri gelenlerinden Yunus, kin tutanın dini olmadığını söyler.[2] Ayrıca şöyle bir açıklama daha yapar:

Adımız miskindir bizim.

Düşmanımız kindir bizim.

Biz kimseye kin tutmayız.

Kamu âlem birdir bize…

Demek ki kin ile din bir arada bulunmuyor…

Aslında bu konuda, hiçbir kesimin diğerinden pek farkı yok. Çünkü toplum birleşik kaplar gibidir. Hepsi birbirine benzer… Onun için de bir taraf kel, bir taraf gül olmuyor.

O zaman kimsenin kimseye pek diyeceği bir şey yok. Tencere dibin kara, seninki benden kara!

Yalnız daha fazla vakit geçirmeden, şu noktada birleşmek gerek…

Önce eğri oturup doğru konuşmak, sonra da “iyi insan” yetiştirme konusunda anlaşmak!


[1] Bir toplumda “gelecek kaygısı” algısının sebebi olarak daha çok, “fakirlik, siyasi çekişmeler, hakların hakça paylaşılmaması, adaletsizlik, yolsuzluk, rüşvetin başını alıp gitmesi,  ayrımcılık, yapanın yanına kar kalması, anarşi, terör  vb.” görülmektedir.

[2] Bak. Faruk Timurtaş, Yunus Emre Divanı, Kültür Bakanlığı yayınları, Ank. 1980, s, 222.