KİM YÖNETMELİ ?

15.01.2012

 

 

Bütün kutsal kitaplar, peygamberler ve düşünürler doğruluğu ve doğruları övmüştür. Diğer taraftan toplumların kültürlerinde, yalanı ve hileyi öven bir atasözü ve özdeyişe de pek rastlanmaz.

Demek ki doğruluk, insan ilişkilerinde ve sosyal hayatı düzenlemede çok önemli bir ahlâkî değerdir.

Böyle olmasına rağmen, toplumda doğru kişiler neden fazla sevilmez? Kimi dinlemişsek, genelde bu noktada bir şikâyet var. Bir dokun, bin ah işit!

Özellikle esnaf kesiminin ortak kanaati şu…

Yalan söylemeden bu işler olmuyor!

Sadece onlar mı?

Nerdeyse her kesim bu noktada hem fikir halinde.

Bir zamanlar, toplumda şanı şöhreti bayağı yüksek olan birisine telefon etmiştim. Bir çocuk çıktı. Daha babasını sorar sarmaz başladı bağırmaya…

—Baba! Seni evde yok, diyeyim mi?

Belli ki bu işi öğrenmişti. Var olan baba için “yok” denirse, kendi varlığını ispat etmiş olacaktı. Ne var ki bu sefer, telefon ahizesinin ses almaya yarayan kısmını kapatmayı unutmuştu.

Şimdi soralım?

Bu çocuk doğruluğun önemini nasıl kavrayacak? Bu gidişle ilerde,  kim bilir, daha neleri neler uğruna “yok” diyecek!

Şunu unutmamak gerekir ki çevrede yaşamayan bir ahlâkî değeri çocuğa öğretmek mümkün değildir. Ana babalar, öğretmenler, medya ve yöneticiler bu konuda büyük sorumluluk taşımaktadır.

Bazı meslekler var… Ne zaman isimleri geçse, akla ilk anda yalan dolan ve ikiyüzlülük geliyor.

Şu bir gerçek ki çıkarcı, mala mülke, makama ve şöhrete düşkün, korkak ve hırsına mağlup kişiler çok yalan söylüyor. Hele bir de Allah korkusu yoksa…

Bir de şu husus var…

Maalesef, köşe başlarını tutanların çoğu, hangi görüş ve inanca sahip olursa olsun, doğruluktan pek hoşlanmıyor. Onun için olsa gerek, çevrelerinde hep dalkavuklara şans tanıyorlar.

Doğrusunu söylemek gerekirse, doğruluk biraz acıdır. Ancak aklını kullanan ve kararlılık gösterenler onun tatlı meyvesini bir gün devşirir.

Doğruluğu öğretmek için, başta örnek olması gereken kişilerin ve rol model olan şahsiyetlerin hem doğru olması gerekmektedir. Doğruluğun ödüllendirilmesi de büyük önem arz etmektedir.

Şu hikâyede bu açıdan alınacak önemli dersler var:

Genelde padişahlar ölünce yerlerine, oğullarından ya da yakınlarından birisi geçer. Ama bir padişah farklı düşünür…

Bakınız, ne yapar?

Önce ülkenin bütün gençlerini toplar. Haliyle aralarında kendi oğulları da vardır. Her birinin eline birer tohum verir. Ardından da şöyle bir açıklama yapar:

—Bu çok değerli tohumu ekecek ve sulayıp yetiştireceksiniz. Aradan bir yıl geçtikten sonra da gelip bana göstereceksiniz. Hanginizin aklını ve gayretini bu işte iyi kullanıp kullanmadığına bakacağım. Buna göre de benden sonra yerime geçecek olan padişahı belirleyeceğim.

Mesajı alırlar.

Tam bir yıl sonra, belirlenen gün ve yerde ürünlerini yarıştırmak üzere toplanırlar. Hepsini bir heyecan sarar. Öyle ya işin sonunda tahta geçmek var.

Oraya toplanan halk da merak eder… Acaba sonraki padişahları kim olacak?

Saksılarda birbirinden güzel bitkiler vardır…

Padişah hepsini bir bir inceler. Fakat bir gencin saksısının boş olduğunu fark eder. Bunu görür görmez şu açıklamayı yapar:

—Size verdiğim tohumların hepsi de haşlanmıştı. Dolayısıyla filiz vermeleri mümkün değildi. Ama siz ne yaptınız? Baktınız ki bir şey çıkmadı; hemen başka bir tohum ektiniz. Fakat şu genç böyle bir sahtekârlığa başvurmadı. Üstelik cesaretle de huzuruma geldi. Ülkeyi yönetecek en akıllı kişi odur.

Keşke, yöneticilik mevkiinde olan herkes böyle davranabilse…