BİR EĞİTİMCİ OLARAK NASREDDİN HOCA

 İÇİNDEKİLER

 

 

ÖNSÖZ

GİRİŞ

A. Problem

B. Hoca Kimdir?

C. Hoca’nın Kültürümüz Üzerindeki Etkileri

                                      BİRİNCİ BÖLÜM

BİR EĞİTİMCİ OLARAK NASREDDİN HOCA’NIN ŞAHSİYETİ

1.   Gözlemci

2.   Zeki ve Tedbirli

3.   Tatlı Dilli, Güler Yüzlü, Alçak Gönüllü

4.   Gerçekçi

5.   Hazır-Cevap

6.   Dindâr

7.   Uyumlu

8.   Şükreden Bir Tip

9.   Tutumlu

10. Dürüst

11. Mizahçı

12. İyimser ve Ümitli

13. Sade Hayat

14. Sakin Aile Reisi

İKİNCİ BÖLÜM

HOCA’NIN EĞİTİMİNİN AMAÇLARI

1.   İnsanı Tanıtmak

2.   Teşebbüs Ruhu Kazandırmak

3.   Ahlâkî Bozukluklara Karşı Tavır Almak

4.  Yoksulluğun Acısını Hissettirmek

5.   Cimriliğin Çirkinliğini Kavratmak

6.   Aşırlıklardan Sakındırmak

7.   Sorumluluk Bilinci Yerleştirmek

8.   Egoistlikle Mücadele Etmek

9.   Şüpheli Şeylerden Sakındırmak

10. Bilene Sormak

11. Zorlukları Nükte Yoluyla Aşmak

12. Düşünmeyi Öğretmek

13. Dış Görünüşe Aldanmamak

14. Aldatmayan İnsan Yetiştirmek

15. Parayı Veren Düdüğü Çalar

16. Binilen Dalı Kesmemek

17. Yanlış Kıyaslara Dikkat Çekmek

18. Tecrübeye ve Araştırmaya Değer Vermek

19. Nasihatin Değerini Kavratmak

20. Kurnazlıkları Açığa Çıkarmak

21. Tembellik ve Hilekârlıkla Mücadele Etmek

22. Halkı Aydınlatmak

23. Kadılar Hakkında Halkı Uyarmak

24. Amaca Ulaştıracak Vasıtayı İyi Tanımak

25. Doğruları Gizlememek

26. Çözüm Üretmek

27. Bahanecilerle Mücadele Etmek

28. Büyük Konuşmamak

29. İtidalli (Dengeli) Olmak

30. Kara Gün Dostu Olmamak

31. Minnetsiz Yaşamak

32. Hurafe ve Batıl İnançlarla Mücadele Etmek

33.  Kuşa Çevirmemek

34. Yanlış Hesaplarla Kafa Karıştırmamak

35.  Fırsat Düşkünü Olmamak

36.  Değişiklikleri Görmek

37. İşi Deliliğe Vurmamak

38. Dolduruşa Gelmemek

39. Fincancı Katırlarını Ürkütmemek

40. Gerçek Suçluyu Bulmak

41. Hüneri Takdir Etmek

42. Gururlu ve Münasebetsize Haddini Bildirmek

43. Kabağı Kimlik Yapmamak

44. Çocukların Düşüncelerini Hoş Karşılamak

45. Bilenlerin Bilmeyenlere Öğretmesi

46. Eşeğin Eşekliğine Kızmamak

47. İşin Sonunu Düşünmek

48. Adam Olmak

49. Fazla Meraklı Olmamak

50. Sistemi Bütün Olarak Görebilmek

51. Hırsla Kalkanın Zararla Oturacağını Bilmek

52. Yorgan Kavgası Çıkaranları Tanıtmak

53. Gölgeler ve Yansımalara Aldanmamak

54. Suçlayarak Suç Kapatmamak

55. Her Gün Bayram Olmaz

56. Sidik Yarışı Yapmamak

57. Halkı Hesaba Katmak

58. Hak Bellenilen Yolda Yalnız da Olsa Gitmek

59. Yarım Bilgi İle Yola Çıkmamak

60.  Meselelere Çok Yönlü Olarak Bakmak

Hz. Ömer’in açlıktan dolayı hırsızlık yapanlara ceza vermemesi…

61. “Biz Duygusu”nu Geliştirmek

62. Haddini Bildirmek

63. Bahane Bulmamak

64. Boşta Gezmemek

65. Ailenin Önemini Kavratmak

66. İş Bölümünün Önemini Kavratmak

67. Hurâfelerden Sakınmak

68. Öncelikleri Görebilmek

69. İsraftan Kaçınmak

70. Katı ve Anlamsız Kurallar Koymamak

71. Avlanılmayan Avla Hava Atmamak

72. Emeğe Göre Ücret Almak

73. Meselelere Eleştirel Bakmak

74. Kör Taklitten Uzaklaşmak

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

HOCA’NIN EĞİTİM – ÖĞRETİMDE KULLANDIĞI İLKE VE METOTLAR

1. Ferdî Farklılık

2. Alışkanlıkları Göz Önünde Bulundurmak

3. Fırsat Kollamak

4.Seviyeye İnmek

5. Boş Şeyleri Tartışmamak

6. Canlı Misâller Kullanmak

7.Negatif Eğitimin Zararı

8. Soru-cevap metodu

9.Muhatabın Delillerini Kullanmak

10. Tabiî Ceza

11. Anlatımda Zıtlıkları Bilmek

12. Eğitimle Yetenekler Aşılmaz

13. Konuları Bilmece Haline Getirerek Sunmak

14. Dikkat Çekmek

15. Hatadan Dönebilmek..

16. İkâme Metodu

17. Dolaylı Anlatım

18. Acılar İnsanı Kendine taratır.

19. Şartlanma İle Öğrenme.

20. Her Metod Her Alanda Uygulanamaz…

21. “Selâmün aleyküm kör kadı.” Metodu

22.  Söz saza uymalı.

23. Tecrübe İle Öğrenme

24. Gerçeklerle Yüzleşmek

25. Canlandırma Yoluyla Öğretmek

26. Su Testisi Su Yolunda Kırılır

27. Yorumlar Zamana Göre Değişir

28. Akıl Akıldan Üstündür

30. Öğretmen Öğrenci Diyaloğu

31. Çalıyı Dolaşmak

32. Doğru Karar Verme Güçlüğü

33. İnatçılığın Zararı

34. Tariflerle Avunmamak

35. Yapılan İş Çekilen Zahmete Değmeli

36. Hikmet Gözüyle Bakabilmek

37. Doğru Hedefe Doğru Yoldan Gitmek

38. Çırak Uygun Bir Zaman Sonra Usta Olmalı

39. Tedbirsizliği Tehlikesi

40. Hakları Hafife Almamak

41. Nüktenin Gücü

42. Güçsüzlük Güç İspatında Kullanılmaz

43. Çocukları Tanımak

 44. Tek Bir Kitaba Bağlı Kalmamak

 

 

ÖNSÖZ

Bu çalışmamızda Nasreddin Hoca’nın eğitimcilik yönünü ortaya koymaya çalıştık. Birinci derecede kaynak olarak da “Nasreddin Hoca Fıkraları” olarak sunulan nükteleri esas aldık.
     O’nun fıkraları Türk’ün zekâ inceliğini, nükte gücünü ve hayat felsefesini en güzel biçimde yansıtmaktadır. Halkımızın mizah dehasını da yine O temsil etmektedir. Bir çok sanatkâr, yazar ve karikatüristin ilham kaynağı da O’dur.

Hoca, kelimenin tam anlamıyla eğitimci bir millî şahsiyettir. Yediden yetmişe her kademedeki Türk halkı O’nu tanımakta, sevmekte, fıkralarını kendi mizahına vasıta yapmaktadır.

Hoca’nın bu derece gönülden sevilmesinin ana sebebi, O’nun nüktelerinde ele alınan konuların hayatla iç içe olması ve hiç eskimemesidir. Çünkü bu nükteler, Türk’ün hem aklını hem de şuur altını belli ölçüde yansıtmaktadır.

Hoca’nın fıkralarına gülünür. Ama asıl amaç güldürme değil; düşündürerek insan davranışlarında müspet yönde değişiklik meydana getirmektir.

Nüktelerde bir mantıksızlık, bir düzensizlik ve bir tutarsızlık göz önüne serilir. Öyle sanıyoruz ki bu yolla Hoca, insanlardaki “mükemmellik duygusu”nu harekete geçirmek istemektedir.

Hoca mizahlarının ilk bölümünde zekâsını göstermez. Bunun sebebi, halkın seviyesine inmektir. İkinci kısımda ise, kademeli bir şekilde dersini verir. Diğer taraftan O’nun nükteleri her seviyedeki insana hitap etmektedir.

Hoca’nın fıkralarında tabiat ve toplum unsurları çoktur. O’nun nüktelerinin ayırt edici özelliği, zamana, mekâna, olaylara ve problemlere uygunluk arz etmesidir. Bu yönüyle Hoca, büyük bir eğitimcidir. Bu nüktelerin bir özelliği de, her zaman vuku bulması muhtemel olan sade olayları konu edinmesidir. Bu sebepten nüktelerdeki dersler, her zaman tazeliğini koruyacak niteliktedir.

Çalışmamızda Hoca’nın nüktelerini, eğitim açısından çeşitli sınıflara ayırmaya çalıştık. Ancak bazı nükteleri, birden fazla konuya misâl teşkil ettiğinden, birkaç yerde kullanmak zorunda kaldık.

Eğitim ve öğretim işini kendilerine meslek olarak seçenlerin, Hoca’dan öğrenecekleri çok şey vardır.

Biz bazı tespitlerimizle Hoca’nın eğiticilik yönünü, iddiasız bir şekilde ortaya koyamaya çalıştık. Ümit ederiz ki, bu sahada araştırma yapanlar, konuyu daha da derinleştirirler. Bu yönde bir istek uyandırabilirsek kendimizi bahtiyar sayarız.

 

KİTAPTAN SEÇMELER

BİRİNCİ BÖLÜM

HOCA’NIN ŞAHSİYETİ[i]

     

1. Gözlemci

Hoca iyi bir gözlemcidir.[ii]  Tarafsız olarak insanları, sosyal ilişkileri, yönetim mekanizmasını, ihtiyaçların karşılanma yollarını gözler.

Hoca teşbih  yapmakta hiç güçlük çekmez.[iii] Bu da gözlemci oluşundan kaynaklanır.

Olayların iyi değerlendirilmesi ve isabetli teşhislerin konulabilmesi için gözlem şarttır.

İnsan zayıf tabiatlı, hırslı ve aceleci bir varlıktır.[iv]  Bundan dolayı, olayları değerlendirirken tarafsız olması oldukça güçtür. Haliyle bu zaaflar, insanın objektif karar vermesini de etkiler. Hoca fırsat buldukça, insanın bu zaaf tarafını dile getirir. Bundan maksat, insana kendisini tanıtmaktır.[v]

Hoca çevresindeki varlıklara sadece bakıp geçmez. Gözler, inceler, düşünür, sorular sorar, kendine göre bir değerlendirme yapar. Yani Hoca, meselelere ve olaylara filozofça yaklaşır.

*Hoca bir gün, biraz gezmek ve hava almak için evinden  çıkar. Tanıdıklarından birinin bostanına gider. Bostanda büyük bir ceviz ağacı vardır. Yaz sıcağında yürüyüp yorulan Hoca, bu ağacın serin gölgesine oturur. Başından kavuğunu çıkarıp bir tarafa koyar. Yorgunluğu biraz geçer. Gözüne bostandaki iri bal kabakları ilişir. Bunlar, bostanın şurasında burasında sık sık görülmektedir. İçlerinden bazıları iri lahana kadar büyüktür. Hattâ bir kısmı büyücek kazan kadar olmuştur.

Hoca bunları inceden inceye seyreder ve düşünür. Sonra da bir ceviz ağacının altına sırt üstü uzanır. Bu sefer de cevizler gözüne takılır. Hoca bu işte bir terslik görür. Kocaman bir ağacın üstünde ufacık bir ceviz; küçücük bir nebatın üzerinde de kocaman kabak!.. Olacak şey değil!.. Kendi kendine:

-Allah’ın bazı öyle yaptığı işler var ki, insanın aklı bir türlü almaz. Kocaman ceviz ağacında küçük bir meyve ve küçük bir nebat üstünde de davul kadar  kabak yaratmış!.. Doğrusu bu, hiç uygun düşmemiş. Ben olsaydım, bal kabağını ceviz ağacının üstünde ve cevizi de bal kabağı fidanı üstünde yaratırdım. Tabiî bu daha uygun düşerdi.

Diye düşünür. Bu esnada olgun bir ceviz ağaçtan düşer ve Hoca’nın kafasına isabet eder. Canı yanan Hoca, yerinden fırlar ve Tanrı’ya şükürler ederek:

-Allahım!.. Sen ne kadar büyüksün!.. Sen yine bildiğin gibi yap!.. Eğer benim aklımdan geçeni yapsaydın, şimdi benim halim nice olurdu?..

Der.

Hoca, bazı aksaklıkları göstermek için, hem gözlem  hem de rol yapar.[vi] Hatta bu uğurda, kötü rollere girmekten bile çekinmez. Böyle durumlarda Hoca,  olayları izlemek için zekâsını âdeta gizler.

 Bir anlamda Hoca, çok yönlü drama tekniği[vii]  de uygular.  Her eğitimci bu tekniği uygulayamaz. Bu, hem bilgi, hem tecrübe,  hem de yürek ister…

Peki, Hoca niçin bu rollere girer? Şu nüktede bu sorunun cevabını bulmak mümkündür.

*Bir gün Hoca, çamaşır yıkayacaklarından bahsederek komşusundan bir kazan ister. Biraz naz yapsa da, komşusu kazanı verir. Hoca ertesi gün, kazanın içine ufak bir tencere koyarak emaneti verir. Komşusu tencereyi görünce:

-Hoca Efendi bu neyin nesidir?

Diye sorar. Hoca da:

-Sizin kazan bu gece doğurdu. O da yavrusudur.

Cevabını verir. Komşusu buna itiraz etmez ve “pekâlâ” diyerek kazan ile tencereyi alır. Bir müddet sonra Hoca yine kazan ister. Komşusu bu sefer, bir dediğini iki etmez. Hemen verir. Aradan epeyce zaman geçer, kazan bir türlü gelmez. Kazanını istemek için, Hoca’nın kapısına dayanır. Hoca hiç istifini bozmaz:

-Başın sağ olsun komşucuğum!.. Sizin kazan öldü.

Deyince, herifin aklı başından gider. Neye uğradığını bilemez. Rengi atar.  Âdeta kendinden geçer.  Bir müddet nefesi kesilir. Sonra kendine gelir. Hayret ve telâşla:

-Ne diyorsun Hoca, hiç kazan ölür mü? İnsan kapı komşusuna bunu nasıl yapar?

Der. Hoca da:

-Sen ne tuhaf adamsın. Aklını biraz başına toplasana... Senin de sağın solun belli değil… Keçileri kaçıracaksın!.. Hani geçen gün kazanın doğurduğuna inanmıştın, şimdi öldüğüne niçin inanmıyorsun?

Cevabını verir.

Bu olayda Hoca, ahmak rolüne girerek, komşusunun zaaflarını gözler. 

Hoca bu yolla, şu hatırlatmaları da yapmaktadır:

a. Az tamah çok ziyan getirir!..  Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma!..[viii]  Deveyi yardan atan bir tutam ottur...

b. Bir kısım insanlar, kendi menfaatlerine uygun olduğu takdirde, mantıksız olan şeylere inanmakta bir sakınca görmezler. Ama kendi aleyhlerine olduğunda hemen karşı çıkarlar.

Hoca insanları fildişi kuleden seyretmez; bizzat toplumun içine girer, onlarla üzülür, onlarla sevinir ve onlarla hemdert olur. Âdeta hasta rolüne girerek psikoterapi  uygulayan bir doktor gibidir.[ix]

Hoca çalışkandır, hünerlidir, elinden bir çok maharet gelir. Odun keser, hayvana yükler, buğdayını değirmene götürür, eşeği ile pazara gider, alış-verişe çıkar. Diğer taraftan imamlık, kadılık, müderrislik yapar, davetlere icabet eder. Yani devamlı hareket halindedir. Bu özellikleri, yaşadığı çevreyi iyi görmesine ve insanlarla bütünleşmesine yardımcı olur. Bu derece kendileriyle iç içe olan Hoca’ya halk, en mahrem sırlarını bile açmaktan çekinmez.

Hoca hâdiseleri çeşitli açılardan gözlemeseydi, aksaklıkları göremez, rehberlik görevini yerine getiremezdi.

Hoca’nın iyi bir gözlemci oluşu, fikirlerinin taze kalmasını da sağlamıştır. Eğitimcilerin bu konuya çok dikkat etmeleri gerekir. Bir bakıma, iyi eğitimciliğin bir yolu da iyi gözlemcilikten geçer.[x] Hoca’nın nüktelerinde bunu fazlasıyla görmekteyiz.

2. Zeki Ve Tedbirli

Hoca yaratılış itibari ile çok zekidir; fakat hiç kurnaz  değildir.[xi] Bu sebepten dolayı, insan davranışlarındaki ilişkileri ve çelişkileri kolaylıkla görebilmektedir.

Her toplumda az çok, gözü açıklar ve kendini beğenmişler bulunur. Bunlar her  fırsatta, halkın itibar ettiği kişilere takılıp, onları küçük düşürmekten zevk alırlar. Ama Hoca, keskin zekâsıyla bunların hilelerini hemen sezip zararsız hale getirmesini bilir.

*Evlilik hayatının ilk günlerinde Hoca, biraz hırçın ve huysuzdur. Âdeta barut gibi sert bir adamdır. Evde kırmadığı kalp, incitmediği kimse yoktur. Bu durumdan rahatsız olan hanımı ve kaynanası, ne yapacaklarını şaşırırlar. Nihayet düşünüp taşınıp Hoca’ya büyü yaptırmaya karar verirler. Bunun için de konu komşuya başvurup fikirlerini açarlar ve kendilerine bir büyücü tavsiye etmelerini rica ederler. Komşulardan biri:

-Aman komşucuğum!.. Eşekli Hoca diye anılan birini tanırım. Hem kendim de denedim. Bu adamın nefesi, bu gibi şeylere bire bir geliyor. Onu bulup sana göndereyim, olmaz mı?

Der. Hoca’nın karısı ve kaynanası bu işe çok sevinirler ve doğruca eve dönerler. Aradan fazla bir zaman geçmeden Eşekli Hoca kapının önüne dikilir.

Aksi bir tesadüf olarak o gün Hoca evine mutat zamandan önce döner.  Uzaktan eşekli bir adamın kendi kapısı önünde bir gömleği okuyup üfleyerek eşeğinin başına geçirip çıkardığını görünce şaşırır. Birden üstlerine varsa, bir tatsızlık olacak! Böyle bir şeye meydan vermemek ve kimsenin keyfini kaçırmamak  için, bu garip ve tuhaf manzarayı bir köşeye saklanarak seyre dalar. Çok geçmeden de meseleyi anlar.

Büyücü okunan gömleğin, gelince Hoca’ya giydirilmesini hanımına sıkı sıkıya tembih eder. İş bittikten sonra da eşeğini göstererek:

-İşte kocan bundan sonra bu sessiz hayvandan farksız bir hale gelecek!..

Der. Bu müjdeyi alan kadın, hemen annesinin yanına koşar ve onu da meseleden haberdâr eder.

Büyücü gittikten sonra Hoca eve girer ve olan bitenden haberi yokmuş gibi davranır. Sadece fazla terli olduğunu, bu sebepten gömleğini değiştirmek istediğini karısına söyler. Karısı da kaynanası da bu işten pek memnun olur. Tam fırsatı yakaladıklarını düşünerek sevinçlerinden çıldıracak hale gelirler.

Hoca, okunmuş gömleği giyince rahat ettiğini söyler. Artık eski asık suratından ve huysuzluğundan eser kalmadığını göstermek için de güler yüzlü olmaya çalışır. Böylece uzun bir zaman oturup tatlı tatlı konuşurlar. Nihayet akşam olur ve yemek zamanı gelir. Karısı, Hoca’yı bir tecrübe etmeye karar verir ve fikrini anasına da açar. O da muvafık bulur ve hemen kararını tatbike başlamak için:

-Aman Kocacığım! Üzerinize afiyet, ben bugün biraz rahatsızım. Annem de çok yorgun. Bu akşam sofrayı siz kursanız...

Der. Hoca beşûş bir çehre ile:

-Hay hayyyy hanımcığım! Tabiî, ne olacak. Bugün de bu işi ben yapıvereyim. Hem ben bu işten zevk de duyarım.

Cevabını verir.

Ana ile kız, bu işten pek ziyâdesiyle hoşlanır. Hoca derhal mutfağa giderek yapılacak işleri yapmağa başlar. Fakat ara sıra karısı da mutfağa gidip yapılan işleri göz ucuyla kontrol edip noksanlıkları hatırlatmaktadır. Hoca da yapılan ikaz ve tenkitleri çok iyi karşılamaktadır. Nihayet sofra kurulur ve herkes de yerine oturur. Bir ara kaynanası da damadını tecrübe etmek ister ve hiç lüzum yokken:

-Oğlum!.. Salatanın tuzu az olmuş. Biraz tuz getirip ek. Bu yemek çukur ve geniş tabakta daha iyi yenir. Bunu değiştir. Kedi pek acıkmışa benziyor. Ona bir yemek yap da zavallı bizimle birlikte yesin!.. Gibi mânasız tebliğlerde bulunur.

Mesnetsiz ve yersiz emirler, Hoca’nın canına tak der. İşin icabına bakmanın zamanı gelmiştir... İyice canı sıkılan Hoca:

-Ulan densiz mahlûk; sus artık!..

Diyerek kaynanasını paylar. Araya girmek isteyen karısını da güzelce haşlar. Bir türlü hırsını alamaz. Dayanamayıp arkasından  sofrayı alt üst eder. Daha sonra da eşek anırmasını taklit ederek her ikisine de çifte atmağa başlar. Nihayet karısına:

-Bak!.. Eşek çok yavaş ve sabırlıdır. Lâkin onun böyle çifteli zamanları da eksik değildir. Marifet onu iyi kullanmasını bilmeli ve anırtıp çifte atmağa mecbur etmemeli!..

Diyerek yapılan işlerin farkında olduğunu ima eder.

Hoca ayrıca bu yolla, büyü vb. batıl inançların işe yaramadığını da ispat etmektedir. 

Bir gün Hoca eşeğine binmiş giderken, yolda kendisini çok beğenmiş, insanlara tepeden bakan, insanları maskara etmekten zevk alan bir adama rast gelir. Adam gayet güzel bir ata binmiş, dolu dizgin koşmaktadır. Eşek üstünde aheste aheste giden Hoca ile alay etmek ister:

-Hoca, Hoca!.. Eşek nasıl gidiyor?

Diye sorar. Hoca bu mağrur adamın ne demek istediğini anlamakta gecikmez. Hemen kibirliye karşı kibirli olmanın gerektiğini hatırlar. Ve dersini verir:

-Eşek mi? Eşek atla gidiyor...

Hoca insanların psikolojisini çok iyi bilmektedir.

*Bir gün  bir kaç kafadar, Hoca’yı gafil avlayıp heybesini yürütür. Ama Hoca’nın gözünü korkutamazlar.

Efendi efendi oturmanın sırası değildir. Hoca, kendisine bu dolap çevirenlere:

-Heybemi bulun, yoksa ben yapacağımı bilirim. Der.

Tabiî ki alanlar, hiç de beklemedikleri bu çıkış karşısında neye uğradıklarını şaşırırlar ve çok korkarlar. Hemen heybeyi geri verirler. Sonra birisi akıl edip sorar Hoca’ya:

-Kuzum Hoca, bulmasaydın ne yapardın?

-Ne mi yapardım? Hiç... Evdeki eski kilimi kesip heybe yapardım.

Eğer Hoca, “Başa gelen çekilir, üzülmeye değmez, kaderimizde bu da varmış, ölümlü dünya değil mi!” deyip gıkını çıkarmadan dursaydı, fırsatçıların ekmeğine yağ sürmüş olurdu. 

Toplumda itibarlı kişileri çekemeyenler çoktur. Kıskanç tabiatlılar, iki yüzlüler, aşağılık duygusu içinde bulunanlar, akıllı birini aldatıp el âleme rezil etmekten zevk alırlar. Hele, bir pehlivanın sırtını yere getirmek için can atarlar...

Hoca, insanları tefe koyma meraklısı olan bu açık gözlere karşı, her zaman tavşan uykusundadır.

*Bir gün mahalle çocukları Hoca’yı ağaca çıkarıp pabuçlarını saklamak suretiyle alaya almak isterler. Hemen bir ağacın dibine toplanıp:

-Bu ağaca kimse çıkamaz!.

Diye aralarında konuşmağa ve münakaşa etmeğe başlarlar. O sırada oradan geçen Hoca, bunların hararetli münakaşalarını merak eder ve dinlemeğe koyulur. Bir müddet dinledikten sonra, yanlarına gelerek:

-Kimse çıkamaz dediğiniz ağaca ben çıkarım!

Der.

Çocuklar zaten bu fırsatı yakalamak için beklemektedir. Hep bir ağızdan:

-Hayır, hayır! Sen de çıkamazsın! Bu ağaca çıkmak her yiğidin kârı değil, haydi git işine!

Deyince, Hoca’nın kafası kızar ve çocuklara:

-Ben şimdi size gösteririm. Der.

Çocuklar kıs kıs gülerek, bekledikleri anın yaklaştığını zannederler.

Hoca tedbirli bir insandır.  Boş laflara hiç pabuç mu bırakır? O, öyle ulu orta her yerde bir yarış icat edip, insanları başarısız duruma düşürmekten haz duyanları iyi tanımaktadır. Bu tip kurnazların heveslerini kursaklarında bırakmasını bilir.

Hemen pabuçlarını çıkarıp koynuna soktuktan sonra ağaca tırmanmağa başlar. Çocuklar bağrışarak:

-Hoca! Ağaçta pabuçları ne yapacaksın?

Diye sordukları zaman da:

-Eh, insan hali bu! Hiç belli olmaz! Bakarsın ağaçtan öteye yol gider...

Bu cevabın hikmeti karşısında gel de parmak ısırma... İleriyi hesap etmek ve çok yönlü düşünmek,  pişmanlıkları azaltıcı bir metottur.

Hoca burada da devesini sağlam kazığa bağlamıştır. Hesaba gelmez fikirleriyle, herkesi hesaba çekenlerin hesapları bir kere daha görülmüştür. Çünkü Hoca, tedbir gibi akıl olmayacağını bilir.

Şu külâh hikayesinde de O’nun tedbire ne derece önem verdiğini görmekteyiz.

*Hoca bir eve misafir olur. Ev sahibi, âdet olduğu üzere, yatağın üzerine bir takım gecelik denen pijama, bir de arakiye denilen gece külâhı koyar. Hoca soyunarak geceliği giyer; fakat külah çok boldur. Başına geçirince boğazına kadar iner. Bunu başına alıp uyuyacak olsa, mutlaka boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kalacak. Ama çaresini bulur. Bir iple külâhı ortasından boğar. Eh, şimdi tam başına göredir. Artık rahatça uyuyabilir.

Ertesi sabah ev sahibi, Hoca’nın başında yarısı boğulmuş külâhı görünce hayretle sorar:

-Hoca külâhı niçin boğdun?

Hoca ciddî olarak şu cevabı verir:

-Eğer ben külâhı boğmasaydım, külâh beni boğardı!

Nükte basit görünebilir. Bu olay, önce tehlikeyi görme, sonra tedbirini alma fikrinin enteresan bir örneğidir. Önemli olan paçayı kaptırmadan paçayı yiyebilmektir. Yoksa iş işten geçtikten sonra, tedbir kâr etmez...

Hoca çocuk eğitimi konusunda da oldukça tedbirlidir. O, ağacın yaşken eğileceğini, demirin tavında dövüleceğini, eşeğini dövmeyenin semerini döveceğini, kızı gönlüne bırakınca ya davulcuya ya da zurnacıya gideceğini çok iyi bilir.

*Bir gün Hoca, çeşmeden su doldurması için kızlarından birinin eline bir testi verir, sonra da “Sakın ha testiyi kırmayasın!” diye hafifçe bir tokat atar. Görenler:

-Kızın ne suçu var ki, tokatladın?.. Diye Hoca’ya çıkışırlar. Hoca:

-Testiyi kırmaması için... Kırdıktan sonra tokat atmışım kaç para eder?.. Peşinen vurursam, dikkat eder, kırmaz...

Cevabını verir.

Ailede çocuk terbiyesi için, cidden üzerinde durulması gereken bir ders!

Bir çok aileler, bu tokadı önceden vurmadıkları,  yani çocuklarının iyi yetişmesi için, gereken tedbiri zamanında almadıkları için, sonradan ah vâh etmektedirler.[xii]

Terbiyede esas olan zamanında tedbir almaktır. Daha kötü davranışları kazanmadan, çocuğu güzel ahlâkla bezemektir. Dikenler bağı sardıktan sonra, söküp çıkarmak zor olur. Bu da, bir iş yerine iki iş yapmak demektir: Hem dikeni sökmek, hem de yerine bağ dikmek?.. Ama zamanında bağ dikilse, zahmet de zaman da boşa gitmemiş olur. Bir çok aileler, bu gerçeği çok geç anladıkları için, perişan duruma düşmektedir.

Hoca çocukları konusunda alması gereken tedbirleri hiç ihmal etmez.

Hoca, kızı büyüyüp yetiştikten sonra, onu Sivrihisar’a gelin eder. Gelin kafilesi ağır, aheste yolda ilerlerken, bir bakarlar ki, babası Nasreddin, etekleri toplamış, kan ter içinde, yel yeperek yelken kürek hem koşar hem de bağırır:

-Durun, kızıma söyleyecek bir çift sözüm var!

Kafile durur. Hoca koşarak kızının yanına gelir, sık nefes:

-A kızım, söylemeyi unuttum. El evinde dikiş diktiğin zaman, ipliğine düğüm atmayı sakın unutma!.. Sonra iplik, diktiğin şeyden çıkar, apışıp kalırsın!... Hem zahmet çeker, hem de başkalarına karşı mahcup olursun!..

Bununla Hoca kızına, son söz olarak, daima itiyatlı ve tedbirli olmasını ihtar etmektedir.

Bilindiği gibi Hoca genellikle, sempatik ve hoşgörülüdür. Ama bundan yararlanmak isteyenler de yok değildir.

*Bir gün Hoca bağa gider. Olgun ve güzel salkımlardan keserek sepete güzelce yerleştirir. Şehre geldiği zaman mahallenin irili ufaklı çocukları etrafını alarak:

-Hoca Efendi! Bize üzüm ver.

Derler ve yakasına yapışırlar. Öyle askıntı olurlar ki, bir türlü bu afacanları yakasından atamaz. “Üzüm isteriz! Üzüm isteriz!...” diye Hoca’nın başının etini yerler.

Hoca kurtulamayacağını anlayınca, etrafını alanları şöyle bir gözden geçirir. Kalabalığın fazla olduğunu görünce, salkımlardan birer parça kopararak çocuklara verir. Üzümün tadını alan çocuklar:

-Hoca Efendi! Sen böyle cimri değildin. Ne oldu sana? Bu kadarcık üzüm mü olur? Dişimizin kovuğuna bile yetmez doğrusu!..

Diye söylenmeğe başlarlar. Hoca da tatlı bir tavır ve güler yüzle:

-Evlâtlar! İnanın bana. Hepsinin tadı bir. Ha bir tane yemişsiniz, ha bütün sepeti. Bunun için azı ile çoğu arasında fark yoktur.

Der ve yürüyüverir...

*Bir keresinde Hoca’nın dostları toplanırlar; bağ ve bahçelik içinde bulunan, havası ve suyu güzel bir köyde bir kaç gün kalıp eğlenmek isterler. Daha gitmeden, orada yiyecekleri yemek ve meyveleri konuşmaya başlarlar. Her biri:

-Kuzu dolması benim üzerime!..

-Baklava, börek benim üzerime!..

-Yaprak sarması ve patlıcan dolması benim üzerime!..

-Meyvesi de benim üzerime!..

Derler ve âdeta birbirleriyle yarış ederler. Sıra Hoca’ya gelince, o da derhal:

-Bu ziyafet üç yıl böyle devam etse, oradan bir daha ayrılırsam, bütün dünyanın lâneti de benim üzerime!..

Hoca küçükken de zeki ve hayal gücü kuvvetli bir çocuktur.

*Bir gün Hoca çocukluğunda, arkadaşlarıyla birlikte, köyün kenarında oynamaktadır. Çocuklardan bazıları, o civarda eski bir çizme teki bulurlar. Bu acayip şeyin ne olduğunu anlayamazlar. Sonra, Nasreddin’e göstererek:

-Bu nedir?..

Diye sorarlar. Küçük Nasreddin, çizmeyi alarak evirip çevirir ve kemali ciddiyetle:

-Ayol!.. Bunu bilmeyecek ne var? Kazma kılıfı!..

Cevabını verir.

*Bir gün yine Hoca, komşusunun eşeğini alıp dağa oduna gider. Taşkın bir çaydan geçerlerken, ne olduysa, hayvan akıntıya kapılıp sürüklenmeye başlar. Hoca çabalamışsa da eşeği boğulmaktan kurtaramaz.

Sonunda komşusuyla mahkemelik olur.

Kadı, eşeğin çayda akıntıya kapılarak boğulduğunu doğrulayacak şâhitister. 

Hoca:

-A Efendi!.. Bu işe şâhitlik edecek birileri olsaydı, kimi başından, kimi ayağından, kimi kulağından, kimi kuyruğundan tutup zaten kurtarırlardı eşeği. Biz de buraya boşuna gelmezdik!..

Görüldüğü gibi Hoca, olaya şâhit  bulunmamasını en büyük şâhit olarak göstermektedir. Bu, Hoca’nın ne derece zeki olduğunu ispat etmeye yeter.

3. Tatlı Dilli, Güler Yüzlü, Alçak Gönüllü

Hoca tatlı dilli ve güler yüzlüdür. Bu sebepten çocuklar, kadınlar, gençler, yaşlılar, komşular, kısaca herkesle iyi bir diyalog içindedir. Hataları tatlı dille, şakaya getirerek düzeltmesini bilir ve kimseyi incitmeye çalışmaz.

Güzel konuşma, başarılı bütün eğitimcilerin ortak özelliğidir. Peygamberlere de güzel konuşmaları, meselelerini hikmetle ortaya koymaları ve tartışmalarını  münazaraya dönüştürmeden yapmaları tavsiye edilmiştir.[xiii]

Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır, muhataba itimat telkin eder. Bu tutum insanları iyiliğe sevk etmede, kötülüklerden uzaklaştırmada takip edilmesi gereken fıtrî bir kanundur.[xiv]

Surat asan, alay eden, eksik yakalamaya çalışan karamsar kişiler, insanlara doğruyu söyleseler de yanlış anlaşılır. Bu gibi eğitimciler çok defa, fayda yerine zarar verirler.

Korkulan kişi olma[xv] özentisine kapılan kişiler de aynı şekilde başarısız kişilerdir. Bunlar genellikle dedi kodu mantığı içersinde meseleleri sunmaya çalışırlar. Tenkide açık olmadıkları için de ömür boyu aynı iddiaları ileri sürerler. Öyle ki, gülünç duruma düştüklerinin farkında bile olmazlar.

Tatlı dilin önemi konusunda, Hoca ile aynı çağda yaşayan Yunus’un şöyle bir uyarısı vardır:

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Bal ile yağ ede bir söz!..[xvi]

Hoca’nın hoşgörüsüne diyecek yoktur. Ama hiç bir zaman aptal yerine de konmak da istemez. Yani her şeyin farkındadır. Bu da bir eğitimcide bulunması gereken çok önemli bir vasıftır.

Bir gün birisi, kazara Hoca’nın da bulunduğu bir mecliste yellenir. Adam pek mahcup olur, âdeta yerin dibine girer. Hoca bu adamın utandığını görünce, yüzünü çevirir, duymazlıktan gelir.

Bir müddet sonra bu yellenen kişi, işi pişkinliğe vurarak   şöyle bir plân kurar:

Durup dururken, oturduğu oturağı başlar gıcırdatmaya...

Bunun farkına varan Hoca dayanamaz, tebessüm eder ve tatlı bir eda ile:

-Sesini benzettin, fakat kokusunu ne yapacaksın?

Der.

Hoşgörü sahibi olmak, insanların kusurlarına göz yummak anlamına gelmez.[xvii]  Yalnız, kusur söylemenin bir çok yolu yordamı olduğunu da unutmamak gerekir. Bu konuda şu hususlara dikkat edilirse daha faydalı sonuçlar elde edilebilir:

a. Başta, her insanın hata edebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bununla birlikte, İkaz edilen kişinin dilinden iyi anlamak gerekir.

b. Hatalar,  muhatabı kırmadan, alay etmeden, küçük düşürmeden, iyi niyetle söylenirse,  uyarma yapmak daha  kolay olur.

c. Uyarıda bulunan kişi, gönül kırmamaya, deli dolu davranışlar göstermemeye, dalga geçmemeye, damdan düşer gibi konuya girmemeye, özellikle de damarına basmamaya ihtimam göstermelidir.

d. Konuya birden girmek, muhatapta tedirginlik yaratabilir. Dikkat çekerken,  bir dengine getirip söylenmelidir. Öyle ulu orta, rast gele söze girmek, yanlış anlamaya sebebiyet verebilir. Onun için uyarı yapan kişi,  fırsat kollamalıdır. Hiç bir zaman, “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı.” anlayışıyla müdahalede bulunmamalıdır.

Hoca, bir iş için Konya’nın yolunu tutar. Varınca bir hana iner. Bu han oldukça eskidir. Şiddetli bir rüzgâr esse sallanır; hele tavan tahtaları insanın üzerine yıkılacakmış gibi gelir. Hoca bu durumdan korkar ve hancıya:

-Arkadaş!.. Yatıp kalktığım odanın tavanından, çatur çutur, bir takım sesler geliyor. Tavan nerede ise üzerime çökecek; bir usta getir ve onu iyice muayene ettir.

Der. Hancı çok pişkin bir adamdır. Lâkayt bir tavırla:

-Hoca Efendi, sen onun bir takım sesler çıkarmasından korkma... Çünkü bina yenidir ve çok sağlamdır. Yıkılmasına asla imkân yoktur. Çıkan o sesler, tahta ve kirişlerin zikir ve tespihidir.[xviii]

Demesi üzerine, Hoca da:

-İşte, ben de ondan korkuyorum ya!.. Onlar zikir ve tespih ederlerken, bir gün, vecde  gelirler ve birden bire secdeye kapanırlarsa, benim halim nice olur?[xix]

Der.

Görüldüğü gibi Hoca, hancının alaycı ve aldırmaz tutumuna karşı son derece naziktir. Bununla birlikte, bu yalana kanmadığını, büyük bir hoşgörü içersinde söylemektedir.

Bu olaydan çıkarılacak başka dersler de vardır.  Kurnaz hancı, hanında yatan kişinin dindâr kişi olduğunu görünce, hemen dinî temaları kullanmaktadır. Yani Hoca’yı avlamak ve susturmak için, kendi aklınca iyi bir metot kullanmaktadır. Ama Hoca, bu tipleri iyi tanır ve kolay kolay kül yutmaz.

Bir gün, pek hasis ve cimri bir adam Hoca’ya:

-Hoca, parayı sende mi seviyorsun?

Diye, tepeden inme bir soru sorar.

Hoca, sözlerini teraziye vurmadan pattadak söyleyenlerin pek yabancısı değildir. O, ele talkın verip kendisi salkım yutan; bununla birlikte herkese kulp takan  kişileri tanımada mahirdir.  Ama Hoca, yine hoşgörü içinde cevap verir:

-Para insanı cimri ve vicdansız adamlara muhtaç olmaktan kurtarır. Onun için, sevsem de ayıp sayılmaz!..

4. Gerçekçi

Hoca son derece gerçekçi bir eğitimcidir. Her şeyi olduğu gibi kabul edip öyle pek hayâle kapılmaz.. Özellikle de lüzumsuz methedilme ve yüceltilme karşısında daima uyanıktır.

Methedilme arzusu öyle bir hastalıktır ki, buna yakalananlar, herkesin dalkavukluk illetine tutulmasını ister.

Bazı insanlar bire bin katarak konuşur. Bazıları da sinekten yağ çıkarmaya çalışıp her zaman bir taşla iki kuş vurmak ister. Kaz gelen yerden tavuk esirgememekte pek usta olan bu kişiler, menfaat koparmak için, üstlerinin her sözüne karşılık, “Hikmet buyurdunuz efendim! Hay hay. Siz bilirsiniz. Pekalâ.. Sözü mü olur... Vazifemiz efendim... Allah sizi başımızdan eksik etmesin... Siz olmasanız... “ derler. Bu sözleri, anlamlı anlamsız, üstlerin her davranışı ve sözü için söylemek âdettendir. İlk anda bu sözleri hafife alan efendiler, zamanla alışırlar, sonra da hep hikmet buyurmaya başlarlar! Gün olur ki, hikmetten başka bir şey buyuramaz olurlar.

Yine öyleleri vardır ki, methedilmekten aşırı zevk alırlar. İster yazılı olsun, ister sözlü olsun, hep kendilerinden bahsedilmesini beklerler.

Ya alıp satarken gün görmedik yalan söyleyenlere ne demeli?

Hesabını, hep “aldatma ve başkalarının sırtından geçinme” üzerine yapan çok yüzlü insanların şerrinden toplumu nasıl kurtarmalı?..

Hoca, bir yiyip bin şükreden birisidir. O, bir kaşık suda insanları boğmak isteyen fırsatçıların da yakın takipçisidir. Hatta fırsat yoksulu kimseler bile Hoca’nın gözünden kaçmaz.

Bir gün Hoca, eşeğini satmak için pazara götürür. Öteye beriye dolaşır, satamaz, sonra iyi bir fiyata satması için tellâla verir.[xx]

Tellâl yamandır. Tam bir göz boyacı! Hemen hayvanın yularından tutar, ileri geri gezdirerek başlar methetmeye:

-Çabuk gider, çok koşar, rahvan yürür, üç saatlik yolu bir saatte alır. Genç ve kuvvetlidir. Huyuna diyecek yoktur. Üstünde kahve bile içilir. Hele yürürken insanı hiç sarsmaz, kıl kadar kusuru yoktur!..

Tellâlı duyan başına yığılır. Ve başlarlar pey sürmeye... [xxi]

Eşeğinin bu derece methini duyan Hoca da hemen yerinden fırlar ve kendi kendine:

-Madem ki bu eşek bu kadar marifetli ve iyi imiş, ben ne duruyorum, hemen pey süreyim!

Der. Ve pey sürmeye başlar. İş iyice kızışır, nihayet eşek, en çok artıran Hoca’nın üstünde kalır. Tellâla masrafını vererek eşeği alıp evin yolunu tutar.

Görüldüğü gibi, yalan dolanla satılıp başkasının aldatılmasına Hoca’nın gönlü razı olmaz. Hiç olmazsa, göz göre göre yalan söyleyen bu adamın şerrinden müşterileri bir anlık olsun kurtarır.

Hoca’nın eciş bücüş işlerde gözü yoktur. O her zaman lafın doğrusuna taliptir. İki yüzlü, hatta çok yüzlü diyebileceğimiz insanların maskelerini tanımada hiç güçlük çekmez.

Hoca’nın çok sevdiği karısının ölmesi, onda büyük üzüntü yaratır. Herkes Hoca’nın yeis ve kederinden öleceğini sanır. Hiç olmazsa uzun müddet yas tutacağını, yemeden içmeden kesileceğini tahmin eder. Halbuki hiç de öyle olmaz. Hoca, kısa zamanda eskisi gibi neşeli görünmeye başlar.

Bir müddet sonra Hoca’nın eşeği ölür. Dünya Hoca’ya zindan kesilir. Ağzını bıçak açmaz olur. Yemeden içmeden kesilir. Dokunsalar ağlayacak hal alır. Ağzının tadının kaçtığı her halinden bellidir. Hoca’nın aklı da fikri de eşektedir. Aklını bu derece eşeğe taktığını görenler, Hoca’ya fena halde içerlerler. Bir bahane bulup çatmak isterler...

Bu arada bir kaç dostu giderek:

-Hoca! Geçenlerde karın öldü, neşeni fazla kaybetmedin. Son günlerde merkebin öldü. Aradan epey zaman geçmesine rağmen, hala kederlisin. Biz sana bunu çok gördük. Doğrusu işin sırrına eremedik. Nedir bu hal?

Diye sorarlar. Hoca kaşlarını çatar ve çok ciddî bir tavırla:

-Karım öldüğü zaman, hatta daha cenazeden dönerken, eş, dost ve konu komşu etrafımı sardılar ve “Hoca! Esef etme; biz sana ondan daha iyisini bulur ve seni evlendiririz.” dediler. Halbuki eşeğim öleli bir hafta oluyor. Henüz birisi çıkıp da “Sana yeni bir eşek alalım.” demedi. Böyle yapmağa ve esef etmeğe hakkım yok mu?

Cevabını verir.

Bu tavrıyla Hoca, sahte dostlukların karşısında olduğunu ve gerçekçi olmak gerektiğini açıkça ortaya koyar.

İnsan bazen farkında olmadan kendisini ve gerçekleri unutabilir. Önemli olan bunda ısrarlı olmamaktır.

Bir gün Hoca kırda gezerken, başıboş ve çıplak bir ata rast gelir. Bu hayvana binmek hevesine düşer. Atı yakalar ve binmek için sıçramağa başlar.

Fakat bir türlü binemez. Binemeyeceğine iyice aklı kesince:

-Ah gençlik! Ah!..

Der. Bir müddet etrafına bakar ve kimseyi göremeyince:

-Gençliğinde de işe yarar bir şey değildin ya!

Der.

Hoca bu hareketiyle ciddî bir itirafta bulunmaktadır. Bunu başaran çok az kişi vardır. Bunu yapmak, gerçekten büyük olgunluk ister… Öyle, sıradan kişilerin bu yiğitliği göstermesi kolay değildir… Bu konuda şu beyit oldukça manidârdır:

 “Çeşm-i insaf gibi âkile mizân olmaz.

Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz![xxii]

İşte asıl gerçekçilik budur. Hoca’da bu özellikleri, çeşitli boyutlarıyla görmekteyiz.

Hoca her zaman hataları görmeye çalışan, tenkit eden, açıklar yakalayan birisi değildir. Bazen de hataları kendi üzerinde göstermekten çekinmez. Bu yolla, muhatabı rencide etmeden, anlatmak istediğini anlatmış olur. Yani Hoca demek istiyor ki, “Böyle yaparsanız, gülünç duruma düşersiniz!..

İşte bir misâl:

Bir keresinde Hoca, ahırda yüzüğünü kaybeder; fakat dışarıda arar. Bunun sebebini sorduklarında:

-Aydınlık yer varken, karanlıkta niye arayayım?”

Şeklinde cevap verir.

Bu nükte, bilhassa kendi hatalarını görmeye yanaşmayan, sorulara hep kaçamak cevap veren karakterleri çok güzel tahlil etmektedir.

İnsanın her şeyi bilmesi imkânsızdır. Ama kolay kolay bazı kimseler, bilemediklerinin farkında olmazlar.

Bir eğitimcinin, bilmediğini, “bilmiyorum” demesi, onu hiç bir zaman küçültmez. Aksine yüceltir, güvenilen kişi haline getirir. Bu psikolojik gerçeği bilen Hoca, her zaman, bilmediğini, “Bilmiyorum deme fazîletini göstermiştir.

Akşehir’de bulunan Azerbeycan’lı bir tâcir, kendisine gelen Farsça bir mektubu Hoca’ya okutmak ister. O da rahatça, “Bilmiyorum, başkasına okut!” cevabını verir. Buna sinirlenen adam, ileri giderek Hoca’ya:

-Sarığından, cübbenden, sakalından utan!. Ne biçim hocasın?..

Der. Hoca, soğuk kanlılıkla:

-Bu iş sakal cübbe işi değil...

Diye cevap verir.

Hoca dış görünüş ile bilginin birbirine karıştırılmasını hoş karşılamaz. O bu tutumuyla, güvenilen bir eğitimci vasfını arz etmektedir. Aynı zamanda bilimsel bir yol izlemektedir. Yunus da bu konuya değinerek şöyle bir ikâzda bulunur:

“Dervişlik olsaydı tâc ile hırka,

Biz dahi alırdık otuza kırka...”

Hoca, akıntıya kürek çekenleri, uydum kalabalığa deyip gidenleri, işin aslını faslını bilmeden hüküm verenleri, yerden yere vurur. Bu tipler, kim güçlüyse, hangi tarafın sesi daha yüksek çıkıyorsa, lafı anlamadan dinlemeden baş sallarlar…

Bir gün Hoca’nın karısı ölür. Dinî âdetler yerine getirilir ve nihayet imam, cemaate:

-Ey cemaat!... Merhûmeyi  nasıl bilirsiniz?[xxiii]

Diye sorar. Cemaat bir ağızdan:

-Çok iyi biliriz!... Allah rahmet eylesin!..

Deyince, Hoca başını sallayarak:

-Yahu kimi kimden soruyorsunuz? Siz onu, gelin, bir de bana sorunuz!..

Der.

5. Hazır-Cevap

Hoca, hazır-cevap bir eğitimcidir.[xxiv] Nerdeyse söylediği her söz, yaptığı her iş, bir hikmete, sağduyuya, din ve ahlâk esasına dayanmaktadır. Nükteleri de yıkıcı ve can sıkıcı değildir. O’nun asıl hedefi, çeşitli açılardan problemlere bakmak ve baktırmaktır.

Hazır-cevaplılık, zekâ ister, bilgi ister, kültür ister, hüner ister... Hoca’nın nüktelerine bakıldığında, O’nun bu özelliği açıkça görülmektedir.

Hoca ilk bakışta, mantıksız gibi gözüken cevaplarla, insanların can sıkıntılarını hafifletir. Daha sonra da problemin gerçek çözümüne geçer.

Hoca, hafızalarda yer etmesi için lafı uzatmayı hiç tercih etmez. Mümkün mertebe az ve öz konuşur.[xxv]

*Bir gün dostları:

-Hoca! Sizce tabâbetin (tıp biliminin) özü nedir?

Diye sorarlar. Hoca da:

-Ayağını sıcak tut, başını serin, yemeğine dikkat et, düşünme derin!..

Cevabını verir.

Hoca, hazır-cevaplılığı ve özlü konuşması sayesinde, daima pratik çözümler bulur.

Hoca’nın bir özelliği de, halkın her kesimine hitap etmesidir. Onun için sık sık, zamanlı zamansız sorulara muhatap olur. Eğer hazır-cevap birisi olmasaydı, bu yükün altından kalkamazdı.

*Züğürt ve dermansız olduğu bir günde Hoca’ya:

-Hoca Efendi! Allah insanları niçin yaratmıştır?

Diye bir soru yöneltirler. Hoca:

-Allah insanları yokuş çıkmak ve borç ödemek için yaratmıştır.

Cevabını verir.

*Bir gün Hoca’ya, “Filan kişi oruç yedi…” derler.

Hoca gülümseyerek:

-Biri de çıkıp şu namazı yese!..  Der.

*Bir keresinde Hoca’ya bir minare gösterip:

-Bu nedir? Diye sorarlar. O da:

-Yaş kuyudur. Güneşe çıkartmışlar, kurutuyorlar… Cevabını verir.

*Bir gün Hoca’ya şöyle bir soru sorarlar:

-Bir cemaatin imamı osurursa, o cemaatin ne yapması gerekir?

Hoca cevap verir:

-Bir cemaatin imamı osurursa o cemaate s….k gerekir. [xxvi]

Hazır-cevaplılık, her insanın sahip olabileceği bir nimet ve meziyet değildir. Bu kabiliyete sahip olanlar, çoğu kere problemlerini kızmadan ve kızdırmadan çözdükleri için, bir çok tehlikeden kendilerini kurtarabilirler.

Hoca’ya dostlarından biri misafir gelir. Beraberce yerler, içerler ve geç vakte kadar da oradan buradan hoş-beş konuşurlar. Yatma zamanı yaklaşınca, dostu:

-Bizim iller, bizim iller; yatarken üzüm yerler.

Diyerek, yatmadan önce üzüm yemek istediğini imâ eder. Hazır-cevap olan Hoca da derhal mısraın  devamını söyler:

-Bizde öyle âdet yoktur; saklarlar da güzün yerler.

Diyerek işi lâtifeye döker ve dostunu yatağına yatırarak:

-Allah rahatlık versin!...

Dedikten sonra savuşup gider.

Hoca, kendi menfaatini, başkalarının menfaati gibi göstermeye çalışan egoist kişileri de hazır-cevaplılığı ile dize getirir.

Hoca bir gün dostlarından birinin evine gider. Kendisine bol ikramda bulunurlar. Dereden tepeden konuşurken, sıra gelir ev sahibinin eliyle yetiştirdiği arıların balının methedilmesine... Kokusunun emsalsizliği, renginin altın sarısı oluşu, tadının ise, hiç tartışılamayacağı... Neler neler!

Bu arada Hoca’nın önüne de kocaman bir kâse bal konur. Evvelâ yemeğe başlar. Ekmeği bitirince de, kalan balı parmaklarıyla atıştırmağa koyulur. Ev sahibi, Hoca’nın balı bitirmeğe niyet ettiğini anlayınca canı gider. “Yeme” dese, ayıp olacak. Nasıl dese de Hoca’yı vazgeçirse!..

 Hemen Hoca’ya:

-Hocam, ekmeksiz bal içini yakar!

Der.

Hoca dostunun ne demek istediğini çok iyi anlar. Fakat aldırış etmez, yemeğe devam eder ve:

-Kimin içinin yandığını Allah bilir!

Diye cevap verir.

Hoca, el alemin hal ve gidişinden olumsuz manalar çıkarmaya çalışanların heveslerini de kursağında bırakır.

Bir gün ahbaplarından biri, Hoca’yı yemeğe davet eder. Hoca da gerçekten çok acıkmıştır. Yemekler de nefis mi nefistir. Hoca yemeği eliyle ve iştahla yemeğe başlar. Sofrada bulunanlardan biri, fırsat bu fırsattır deyip takılmak için:

-Hoca! Niçin beş parmağınla yiyorsun?

Diye sorunca, Hoca da:

-Altı parmağım olmadığı için!..

Cevabını verir.

Bir keresinde de Hoca eşeğini alıp odun kesmek için ormana gider. Odunları keser ve eşeğine yükler. Akşam üstü evine dönerken yolda bir adama rast gelir. Adam:

-Hoca Efendi, iki kardeş tıpış tıpış ne güzel geliyorsunuz...

Der. Hoca hiç lafın altında mı kalır!... Derhal:

-Siz ağabeyimizi karşılamağa çıktık!..

Cevabını verir.

Hazır-cevaplılık, kaba saba insanlara mesaj ulaştırmada, oldukça etkili bir metottur.

Bir gün Hoca’yı iftara davet ederler. Bir aralık sofraya, adına “elmasiye” denilen bir tatlı gelir. Hoca’nın yanında oldukça obur birisi oturmaktadır. Bu açgözlü adam, kaşığını hırsla elmasiyeye daldırır. O anda, tabaktan koca bir parça sıçrayıp, Hoca’nın göğsüne yapışır. Hoca, tatlı parçasına bakarak güler ve taşı gediğine koyar:

-A mübarek; şu adamın elinden bana değil, Allah’a sığın!..

Der.

Bazen hazır-cevaplılık, tehlikeli anlardan kurtulmaya da yarar. Bir çok nüktedân kişiler, zâlimlerin ve kralların zulmünden, bu hazır-cevaplılıkları sayesinde kurtulmuşlardır.

Çok iyi bilinmektedir ki tarih boyunca, zâlim yöneticiler ve gücü elinde tutanların bir çoğu, halkın en küçük şikâyet ve sızlanmasını, bir isyan hareketi olarak algılamışlardır. Aynı zamanda bunlar, şikâyet ve muhâlefeti, kendileri için bir tehdit olarak görürler. Onun için de en acımasız tedbirlere başvururlar.

Canını dişine takarak bu tip zâlimlerin huzuruna çıkan nice hakperestler olmuştur... Fakat, gidiş o gidiş!.. Ne gelen vardır, ne de giden?..

Bu sebepten dolayı halk, bu gibi kişilere göndereceği ve karşısına çıkaracağı  şahısları özenle seçer.

Timur’un Akşehir’de bulunduğu sıralarda halk, çok sıkıntı ve ıstırap çekmektedir.[xxvii]

Bir gün kasabanın ileri gelenleri, Hoca’ya dertlerini açarlar ve buna bir çare bulmasını da kendisinden rica ederler. Hoca düşünür taşınır, sonunda “peki” der.

Hoca, şehir namına bir çok şeyleri istemek üzere, Timur’un huzuruna çıkar. Büyük bir cesaret ve ustalıkla, halkın şikâyetlerini ve çekmekte olduğu sıkıntıları anlatır. Bilhassa yapılmakta olan zulüm ve işkencelere nihâyet verilmesini ısrarla ister.

Timur bu sözlere çok kızar ve Hoca’ya:

-Sen, benim gibi büyük ve dünyayı titreten muzaffer bir hükümdara karşı, ne cesaretle böyle şeyler söyler ve teklifte bulunursun?

Diyerek azarlar. İşin sarpa sardığını anlayan Hoca da kendisini şöyle savunur:

-Haşmetmeap!.. Siz büyükseniz, biz de küçüğüz!...

Bu söz Timur’u güldürür ve yumuşatır.

Eski zamanlarda bazı âlimler  seyahate çıkar ve gezdikleri memleketlerin ilim adamlarıyla ilmî meseleler hakkında konuşup görüşürlermiş.

Bir gün Akşehir’e seyyah olarak üç rahip gelir ve kaymakam ile görüşerek şehrin en büyük âlimi ile görüşmek ve mübâhase etmek istediklerini söylerler. Kaymakam ertesi gün şehrin meydanına gelmesi için Hoca’ya haber gönderir. Halka da tellâl vasıtasıyla şehir meydanına gelmeleri söylenir....

Ertesi sabah kaymakam, Hoca, râhipler ve halk meydanda toplanır. Hoca ile râhipler arasında şöyle bir konuşma başlar:

Hoca    : Buyurun, sorun?  Ben de size elimden geldiği kadar cevap vereyim.

Râhip   : Hoca Efendi, dünyanın ortası neresidir?

Hoca    : (Asasıyla eşeğinin ön ayağının bastığı yeri göstererek) İşte burasıdır.

Râhip: Ne malûm? Deliliniz nedir? Nasıl ispat edersiniz?

Hoca : İsterseniz ölçünüz. Doğru çıkmazsa o zaman söyleyiniz.

Râhip buna bir cevap bulamaz ve geri çekilir. Bu sefer başka bir râhip söz alır.

Râhip : Hoca Efendi!... Peki, gökteki yıldızların sayısı ne kadardır?

Hoca  : Eşeğimin sırtındaki kılların sayısı kadar...

Râhip: O kadar olduğunu nereden biliyorsun?

Hoca : İstersen say. Noksan gelirse, o zaman söyle.

Râhip: Efendi!... Sen ne söylüyorsun? Hiç eşeğin sırtındaki kıllar sayılır mı?

Bu sefer üçüncü râhip söz alır.

Râhip: Benim sakalımda kaç kıl vardır?

Hoca : Eşeğimin kuyruğundaki kıl sayısı kadar...

Râhip: Ne ile ispat edersin?

Hoca : Bunu ispat pek kolaydır. Senin sakalından bir kıl, eşeğin kuyruğundan da bir kıl koparır ve böylece devam ederiz. Eğer müsavi gelmezse, o zaman bahsi sen kazanırsın.

Hoca’nın cevaplarını işitenler, O’nun zarafetine, hazır-cevaplılığına hayran olur. Artık râhipler de bir şey söyleyemez olurlar. Sonra çekilip giderler..

Hoca’nın bir kazı vardır. Bir gün, bunu pişirip Timur’a götürmeğe karar verir. Kazı nar gibi kızartıp tepsiye koyar ve yola koyulur. Biraz yol aldıktan sonra, tepsideki kaza bakıp ağzının suyu akmaya başlar.

Kendi kendine:

-Ağzının tadını sırf o mu bilir? Ne yapıp yapıp bir parçasını yemeliyim... 

Der. İyice ölçüp biçer, kararını verir. Sonra da bir kenara çekilerek bir budunu afiyetle yer!..

Arkasından huzura çıkıp hediyesini takdim eder. Timur, kazı tek ayaklı görünce kızar ve:

-Hoca!... Hani bu kazın bir ayağı?

Der. Hoca derhal:

-Efendim bizim Akşehir’in kazları tek ayaklıdır. İnanmazsanız şu çeşmenin başındaki kazlara bakınız. Hepsi bir ayak üstünde duruyor!...

Cevabını verir.

O sırada çeşmenin başında sekiz on kadar kaz, gerçekten tek ayak üzerinde durup güneşlenmektedir. Timur pencereden bakıp kazları tek ayaklı görünce bir işaret eder. Davullar çalınmağa başlar. Çıkan müthiş gürültü kazları ürkütür ve hepsi koşmağa başlar. Kazlar bir anda iki ayaklı oluverirler...

Bunu gören Timur Hoca’yı pencerenin önüne çağırarak:

-Hoca, sen düpedüz yalan söylüyorsun... İyi bak şunlara!.. Kazların ayakları bir değil, ikidir.

Deyince, Hoca gülerek:

-Hükümdarım!.. Çomağı sen yeseydin, iki değil, dört ayaklı bile olurdun!...

Diye cevap verir.

Bir gece Hoca’nın uykusu kaçar. Ne yapsa gözlerine uyku girmez. “Biraz sokağa çıkayım, dönüp dolaşayım. Belki uykum gelir.”  diye düşünür. Sonra dışarı çıkar. Bu esnada, etrafta kol gezmekte olan  yeniçeri ağasının gözüne ilişir. Ağa, hiddetli bir tavırla:

-Dur, kımıldama!.. Ne arıyorsun bu vakit sokakta? Yasak olduğunu bilmiyor musun?

Diye sorar. Hoca da gülerek:

-Uykum kaçtı da onu arıyorum!..

Cevabını verir.

Hoca evini yıktırıp yeniden yaptırmak ister. Bunun için bir dülger çağırır. Dülger evi baştan aşağı gezer ve tasarladığı plânı soran Hoca’ya:

-Hoca Efendi!.. Buraya iki oda; şuraya bir sofa, buraya bir mutfak, şuraya da kiler yapmalı.

Diye tarif ederken, kazara yellenir. Bunu duyan Hoca derhal:

-Arkadaş!.. Buraya da bir abdest hâne yapmalı!...

Der ve plânı tamamlar.

Bir gece, Hoca’nın hanımının doğum sancıları tutar. Hoca paçaları sıvar ve hemen ebeye koşar. Bu arada komşu kadınları da vaziyetten haberdar eder.

Ebe ile birlikte komşu kadınları da toplanır. Biraz sonra kadın, nur topu gibi bir oğlan doğurur. Hemen Hoca’yı çağırıp kucağına verirler. Hoca çok memnun olur. Tam bu sırada kadının yine ağrıları tutmağa başlar...Ebe, “İkiz galiba!..” der.  derhal tertibat alınır.

Bu esnada Hoca’ya da yanan bir mumu tutma görevi verirler. Bu sefer de gül gibi bir kız dünyaya gelir. Hoca:

-Kız evlât da fena değil, annesine can yoldaşı olur.

Der.

Hal böyleyken,  kadının ağrıları kesilmez. Aman demeğe kalmadan, arkadan bir oğlan daha doğar. Hoca çocukların arka arkaya geldiklerini görünce, “Püf” diye mumu söndürür. Kadınlar birden şaşırırlar. Hayretle Hoca’ya:

-Ne yaptın Hoca Efendi!... Böyle bir zamanda ışık söndürülür mü?

Diye sorunca, Hoca da:

-Ne yapayım? Işığı gören dışarı fırlıyor!

Cevabını verir.

Bir gün Hoca’yı bir ziyafete davet ederler. Hoca, âdeti veçhile sakız çiğnemektedir. “Yemeğe buyurun.” denilince, sakızını  çıkarıp burnunun ucuna yapıştırır. Bunu görenler hayret ederek:

-Hoca Efendi!.. Sakızı niçin burnuna yapıştırdın; başka koyacak yerin yok muydu?..

Diye sordukları zaman, Hoca başını sallayarak:

-Ne olur, ne olmaz... Fakirin malı daima gözünün önünde bulunmalı!..

Cevabını verir.

Bir gün ahbapları Hoca’ya:

-Kıyamet ne vakit kopacak?

Diye sorarlar. Hoca da:

--Hangi kıyameti soruyorsunuz?

Der. Hoca’nın bu sorusuna hayret eden ahbapları:

-Canım Hoca!.. Kaç tane kıyamet var?

Deyince, Hoca da:

-Kıyamet ikidir. Biri küçük, diğeri de büyüktür. Karı öldüğü zaman küçük kıyamet kopar. Ben ölünce de büyük kıyamet!..

Der.

Buraya da Bir Ayakyolu…

Bir gün Hoca, ev yaptıracağı arsaya bir mimar getirir. Adam dolaşırken, yüksek sesle evi tasarlıyormuş.

-Şuraya bir oda, şuraya bir sofa, şuraya bir kiler yapmalı…

Dereken, nasıl olduysa yelleniverir.

Hoca espriyi yapıştırır:

-Buraya da bir ayakyolu yapmalı…

6. Dindâr [xxviii]

Hoca, devrinin şartları içersinde, ileri derecede bir dinî tahsil yapmıştır. Ayrıca bu tahsilin gerekleri olan kadılık, vâizlik ve imamlık görevlerini de ifa etmiştir. Bazen de müşkülleri halleden bir bilgin olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hoca kıt kanâat geçinen birisidir; ama cimri değildir. Kimseyi kıskanmaz, hayata ve meselelere hep iyimser bir açıdan bakar.

Hoca haram yeyicileri, merhametsizleri, toplumun sırtından geçinmek isteyenleri, yalancıları ve rüşvetçileri hiç sevmez. Bunlarla elinden geldiğince mücadele eder, aynı zamanda mizah çerçevesi içersinde halka bunları tanıtır.

Hoca fıkralarında, sarhoş, yalancı, hırsız, dolandırıcı ve hokkabaz olarak görülmez.[xxix]  O’nun fıkraları çapkınlığa, ahlâksızlığa veya kadına karşı iffetsizliğe dayanmaz. Problemleri çözerken insanlar arasında nifak ve düşmanlık yaratmaz. Çözümlerinde sadece zekâ inceliği değil, hikmet de vardır.

Hoca dindâr olmasaydı, halkla bu derece yakından ilişki kuramazdı. İyi bilinmelidir ki halk, en mahrem sırlarını, dinine, ahlâkına güvendiği kimselere açar. Halkı tanımak ve buna göre eğitmek de ancak bu şekilde mümkün olabilir.

7. Uyumlu

Hoca başkalarıyla hoş geçinen uyumlu bir kişiliğe sahiptir. Nüktelerine bakıldığında, hep insanların hayrını istediği görülmektedir.

İyi bilinmektedir ki, yaşamak kolay bir iş değildir. Hayatın bin bir türlü ihtiyacı, problemi ve sıkıntıları vardır. Eğer bu engellere karşı gösterilen tepkiler, kızgın tavırlarla yapılırsa, başarılı olmak mümkün değildir.

Hoca, hayatı ve insanları iyi tanımaktadır. Onun için herkesin kızdığı, gönül kırdığı, düşman güldürdüğü ve dost üzdüğü meselelerde, O daima i’tidalli (dengeli) davranmaktadır.

Tabiî ki, toplumda her şey güllük gülistanlık değildir.  İsteseniz de istemeseniz de bir çark dönüp durmaktadır. Feleğin sillesini yersiniz, haberiniz bile olmaz!.. Başınız darda kalıp fena olduğunuz anlar olabilir. Bir sürçü lisân yüzünden dostunuzun defterinden silinebilirsiniz!.. Yaka silktiğiniz insanları, bir çırpıda yakanızdan atamazsınız... Dost diye yere göğe koyamadıklarınız, sizi arkadan vurabilirler. Dert ortağı kabul ettikleriniz, yaranıza tuz biber ekebilir!.. Dediğim dedik diyen despot kişilerle  bir arada yaşamak zorunda kalabilirsiniz. Doğru bir laf etseniz, o da gidip zülfü yâre dokunabilir... Ondan sonra  çık işin içinden çıkabilirsen!..

Hatasını bilip süt dökmüş kedi gibi duranlar olduğu gibi, sütü bozuk olanlar da vardır toplumda...  Birine bir ikazda mı bulundunuz, suratı bir karış oluverir.  Su katılmadık yalancı  mı arıyorsunuz, sürüsüne bereket... Ama sözünün eri, özü sözü bir olan birini bulmak o kadar kolay olmasa gerektir...

Mürekkep yalamış, gün görmüş, feleğin çemberinden geçmiş birisine de rastlayabilirsiniz...  İlk anda  gözünüz gönlünüz açılır. Gözünüzde büyütüp “Tam efkâr dağıtacak, halden anlayacak ve dert yanılacak adam!.” dersiniz...  Bir bakmışsınız ki, dağ fare doğurmuş, güvendiğiniz dağlara kar yağmış!..   O zaman dünya başınıza dar gelir... Arkasından da hayal kırıklığı!...

Bunlar toplum içinde yaşamanın acı gerçekleri... Armudun sapı, üzümün çöpü var... Sunulan tercihlerin hiç biri de hoşunuza gitmeyebilir. Ya hastalığa razı olacaksınız, ya da ölüme... Ya denizi boylayacaksınız, ya da yılana sarılacaksınız... Ya bu deveyi güdeceksiniz, ya bu diyardan gideceksiniz!... 

İyi bilinmelidir ki, çoğu kere, ayak uyduramayanlara hayat zindan olur.

Hoca geçmişe ve elden kaçan fırsatlara fazla üzülmez; sadece bunlardan ders alır. Bazen de yeni duruma uyum sağlamak için, yeni mantıklar geliştirir. Bir bakıma hayata uyum sağlamanın yolu da budur.

Bir dere kenarında, tam çamaşır yıkamaya başlayacakları sırada, kara bir gargasüzülüp gelir ve sabunu kapıp kaçar. Hanımı telâşlanır:

-Efendi koş! Karga sabunu kaptı!

Diye bağırır. Hoca bilir ki, iş işten geçmiştir. Hiç istifini bozmaz ve lâkayt bir tavırla:

-Bırak hanım kapsın! Görmüyor musun? Onun üstü başı bizimkinden daha kirli!..                  

Hoca bir keresinde eşeğinin üstünde giderken heveslenir ve onu konuşturmağa başlar. Hayvan koşarken kıç atar ve Hoca’yı düşürür. Bunu gören çocuklar Hoca’nın etrafını alırlar ve bir ağızdan:

-Hoca eşekten düştü! Hoca eşekten düştü!

Diye bağrışmaya başlarlar. Büyük bir açık yakalamanın sevinci içersinde hepsi birden sıçrayıp oynarlar ve gülüşürler. Bunu gören Hoca hiç bir şey olmamış gibi davranır ve onlara:

-A çocuklar! Ne diye bu kadar telâşlanıyorsunuz? Düşmesem de ben zaten inecektim...

Der.

Hoca, konu komşusu ve dostları tarafından her zaman takip edilmektedir.

Herkesin gözü onun üzerindedir. Tarlaya gitse, alış-verişe çıksa, talebeleriyle konuşsa, eşeğine binse, ziyafete çağrılsa, düğün dernekte bulunsa, kısaca ne yapsa gözlenip izlenmektedir. Bu sebepten Hoca, bunların elinden her zaman kolay kurtulamaz.

Bir gün meraklı komşularından biri, Hoca’yı tam evinden çıkarken yakalar:

-Aman Hoca Efendi! Doğrusu çok merak ettim. Bu sabah sizin evden bir takım bağrışmalar ve acı acı sesler geliyordu. Sonra da arkasından bir gürültü duyuldu. O neydi Allah aşkına?

Diye sorar. Görünüşe bakılırsa, son derece samîmidir. Hoca da:

-Ev hali! Bizimki ile biraz atıştık. Kadın fazla hiddetlendi. Benden hırsını alamayınca arada duran cübbeme bir tekme vurarak merdivenden aşağıya yuvarladı. O gürültü ondandı.

Der.

Komşusu bu laflardan ikna olmaz. Biraz düşünür, taşınır:

-Canım Hoca! Hiç cüppe merdivenden yuvarlanırken bu kadar gürültü çıkarır mı?

Deyince, Hoca da:

-Anlasana birader! Ne zorluyorsun? İçin rahatlasın! İşte içinde ben de vardım.

Cevabını verir.

Bir bayram günü Hoca, şehrin kenarındaki bayram yerine gider. Orada oynayan çocukları seyre başlar. Hoca’nın çocuklara daldığını gören bir genç takılmak ister ve başındaki kavuğunu kaparak diğer bir arkadaşına atar. O da ötekine fırlatır ve kavuk elden ele gezmeğe başlar. Hoca da kavuğunu yakalamak için oraya buraya koşar. Fakat bir türlü ele geçiremez. Nihayet yorulur ve gençlere:

-Yapmayın, çok rica ederim evlâtlar! Şu kavuğumu verin gideyim..

Der. Gençler hiç kulak asmazlar. Bu ricaya, kahkaha atarak cevap verirler.

Hoca nafile yere uğraşmaktadır. Kavuğunu alamayacağını anlayınca, meyus olur ve çekilip gider. Yolda başı açık giderken dostlarından biri rast gelir Hoca’ya:

-Hocam, mübarek kavuğun nerede?

Diye sorar. Hoca da:

-Çocukluğu aklına gelmiş de bayram yerinde oynuyor!

Cevabını verir.

Böylece Hoca, meseleyi çok büyütmeden işi oluruna bırakır.

Hoca’nın çevresi rengârenktir. Kim bunlar?

 Bunlar:

Ağzı kalabalıklar, başına buyruklar... Caka satanlar, boş yere çene çalanlar, daldan dala konanlar, ense yapanlar, araya fitne sokanlar...

Gemisini yürütmek için haysiyetini iki paralık edenler...

Haddi aşanlar, lâf olsun diye konuşanlar, kabına sığmayanlar, ne oldum delisi olup şımaranlar, en güvenilen kişileri ıskartaya çıkaranlar...

Hakkına razı olmayıp mırın kırın edenler, olmayacak duaya âmin diyenler, papaza kızıp oruç yiyenler, “Rabbenâ hep bana!..” diyenler, şeytana pabucu ters giydirenler... 

Ölümüne susayanlar, saati saatine uymayanlar,  tahtası eksik olsa da tâlihi yâr olanlar, işleri hep başkasının üstüne yıkanlar...

Tavşana kaç tazıya tut diyenler, uluorta söz söylemekten çekinmeyenler,  vur deyince öldürenler, yangına körükle gidenler, zılgıt yemekten çekinmeyenler...

Nereye varsa bunlardan birisi çıkar karşısına. Hoca bunları, durumlarına uygun cevaplar vererek savuşturur. İşte bir misâl:

Hoca’yı bir gün düğüne çağırırlar. O da davete icabet edip düğün evine gider. Kapıda kendisini karşılayan olmaz. Sağa sola bakar; ortalığı pek karışık bulur ve ne olur, ne olmaz diye çıkardığı pabuçlarını mendiline sarıp sarmalayarak koynuna koyar. Yukarı çıkınca, kendisine gösterilen yere oturur. Yanına oturduğu zat, Hoca’nın göğsünü pek kabarık bularak meraklanır. Orada kitap bulunduğu yönünde bir manâ vererek:

-Hoca Efendi, koynunuzda değerli bir kitap var galiba!

Diye  sorunca, Hoca şaşa kalır; ne söyleyeceğini bilemez ve vaziyeti kurtarmak için de:

-Evet efendim, evet!...

Diye cevap verir. Fakat bu zat, Hoca’nın yakasını bırakmaz ve devam ederek:

-Neye dair, efendim?

Der. Hoca, tereddüt etmeden:

-İktisat ilmine dair, efendim...

-Ya onu nereden aldınız Hocam?.. Elden mi düşürdünüz, yoksa sahaflardan mı aldınız?[xxx]

Deyince, Hoca da hiç istifini bozmadan:

-Hayır, kavaflardan  aldım, efendim!..[xxxi]

Cevabını verir.

8. Şükreden Bir Tip[xxxii]

Hoca içinde bulunduğu durumdan fazla yakınmaz, mal mülk ve para konusunda kendisinden aşağıları ya da hiç bir şeyi olmayanları düşünerek kendi kendini teskin etmesini bilir. Sahip olduğu imkânları da, mümkün olduğu mertebe, konu komşu ile paylaşır. Aslında erdemli kişiliğin gereği de budur.

Bir gün Hoca’nın eşeği kaybolur. Eşeğini hem arar hem de:

-Şükürler olsun Ya Rabbi, sana çok şükür!..

Deyip neşeli neşeli durur. Hoca’nın bu duasını duyanlar:

-Neye şükrediyorsun Hoca? Eşeğin kayboldu. Yoksa kaybettiğine mi?

Diye sorarlar. O da:

-Evlatlar, nasıl şükretmeyeyim! Ya ben de üzerinde olsaydım, o zaman beraber kaybolacaktık. İşte buna, üzerinde bulunup kaybolmadığıma şükrediyorum!

Cevabını verir.

Bir gün Hoca, eşeğine binip bağa gitmektedir. O sırada pek şiddetli bir zelzele olur. Hoca hemen eşeğinden atlar ve yere kapanır. Bir müddet secdede kalır ve bir takım dualar ettikten sonra da kalkar...[xxxiii]  Arkadaşları şaşırır ve hayretler içinde kendisine bakmaktadırlar. İçlerinden biri:

-Hoca! Niye hayvandan inerek secdeye kapandın?

Deyince, Hoca da:

-Bu müthiş zelzelede, şüphesiz bizim köhne ev yerle bir olmuştur. Ya ben içinde bulunsaydım, halim ne olurdu? Pestilim çıkmadığına şükrettim ve onun için secdeye kapandım!..

 


[i] Şahsiyet (kişilik), bir ferdin kendine has görünüş, duyuş, düşünüş ve davranışlarının tamamıdır. Meselâ “arkadaş canlısı, hoş, güçlü, ya da saldırgan” gibi kelimeler, şahsiyetle ilgili bazı tasvirlerdir.

[ii] Gözlem, toplum bilimlerinde bilgi elde etme metotlarından birisidir. Bak: Muzaffer Sencer, Toplum Bilimlerinde Yöntem, Beta Basım Yayım Dağıtım, 3. Baskı, İst. 1989, s, 63.

[iii] .Teşbih: Anlama güç katmak için, aralarında gerçek veya mecâz açısından benzerlik bulunan en az iki varlıktan zayıfını güçlüsüne benzetme sanatıdır. Bak: M. Orhan Soysal, Edebî Sanatlar ve Tanınması, M. E. Basımevi, İst. 1998, s, 98.

[iv] . Kur’an, Nisa, 4/28; İsra, 17/11; Meâric, 70/19.

Bununla birlikte, insanın çok yönlü bir varlık olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Onun için Mevlânâ insanı, içinde her türlü bitki ve hayvanın bulunduğu bir ormana benzetir…

[v] İnsanın kendisini tanıması, tarih boyunca, hep söz konusu olmuştur. Ünlü filozof Sokrates’in “Kendini bil!” sözü, çok meşhurdur. Yunus da aynı konu üzerinde durur ve şöyle der: “İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir...”  Bazı düşünce ekolleri, insanın kendisini tanımasını, Yaratıcı’yı tanımakla ilişkilendirmişler ve şöyle demişlerdir: “Kim kendini tanırsa, Rabbını da tanır.”

[vi] Bu tip gözlemlere, sosyal bilimler metodolojisinde, “katılımlı gözlem” denilmektedir. Böyle durumlarda gözlemci, gözlem konusu yaptığı olaya doğrudan doğruya katılarak gözlemde bulunur. Bu teknik, 19. yüzyıl antropologları tarafından ilkel toplulukların teknoloji, kültür ve toplumsal kurumlarının araştırılması sırasında kullanılmış, giderek toplumbilimlerinin öteki dallarında da yaygınlaşmıştır.

            Meselâ 19. yüzyıl İngiliz toplum araştırmacılarından Ch. Booth, Londra halkının yoksul kesimleri üzerinde yaptığı araştırmada (Londra Halkının Yaşamı ve İşi 1892-1897), bilgi sağlamak amacıyla alanda görüşmeler yaparken kendisini bir araştırıcı olarak değil, evsiz-barksız bir yabancı olarak tanıtmıştır. Yoksul işçi ailelerinin yanına kiracı olarak giren Booth, onların yaşayışlarını paylaşmış, ilgi, duygu ve düşüncelerine ortak olmuştur. Günümüzde de bu gözlem türü kullanılmaktadır. Bak: M. Sencer, age, s, 65-67.

[vii] Drama bir öğretim tekniğidir. En eski çağlardan beri bilinmekte ve çeşitli şekillerde kullanılmaktadır.  Bir kelime, bir kavram, bir düşünce, bir tutum, bazen doğaçlamayla, bazen de senaryo yazılarak canlandırılır. Bu yolla aktif bir öğrenme gerçekleşir. Dramada rolü üstlenenler de seyirciler de,  bir anlamda olayı âdeta yeniden yaşarlar… Diğer taraftan drama, “yaparak-yaşayarak öğrenme”yi andırmaktadır. 

[viii]Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” deyiminin aslının şu olaya dayandığı söylenir: Dimyat Mısır’da, Süveyş kanalı ağzında ve Portsait yakınlarında bir iskeledir. Eskiden Mısır’ın meşhur pirinçleri, ince hasırdan örülmüş torbalar içinde buradan Türkiye’ye gelirmiş. Bir keresinde, Dimyat’a pirinç almak için giden bir Türk tüccarının bindiği gemi Akdeniz’de Akdeniz’de korsanlar tarafından soyulur.  Bu soygun sırasında, adamcağızın kemerindeki altınları da alırlar. Sonra, bin bir güçlükle canını İstanbul’a zor atar. Yalnız o yıl iflasla karşı karşıya kalır. Çaresiz kalarak memleketi olan Karaman’a gider. O sene, tarlasından çıkan buğdayları bulgur tüccarlarına sattığından, ev halkı kışın bulgursuz kalır. (Bak. Osman Çizmeciler, Meşhur Sözlerin Tarihçeleri, Demir Kitabevi, İst. 1974, s, 60-61.)

[ix] Psikoterapi: Genel anlamda akıl hastalarının psikolojik yollarla tedavisi anlamına gelir. Yalnız psikoterapinin muhtevasına bakılırsa, toplumun her kesiminin karşılıklı olarak yaptığı olumlu iletişimleri kapsar. Bir anlamda bunlara da psikoterapi demek mümkündür. Bu yönüyle psikoterapi, eğitimle iç içe bir durum arz etmektedir. İnsanları güzele, iyiye, doğruya ve olumlu mücadeleye davet eden, egoyu güçlendiren tüm çalışmalar aslında bir psikoterapidir. Öğretmenin öğrenci üzerindeki tavrı, imamın inanan insana tavsiyeleri, toplum liderlerinin etkiledikleri insanlara verdikleri tüm olumlu mesajlar da bu kategoriye girer.

[x] İyi gözlemcilik, hem “bakmak” hem de “görmek” demektir.

Vaktiyle bir eczacılık Fakültesinde görev yapan bir hoca, asistanlarının iyi gözlemci olmaları üzerinde çok dururmuş. Hoca’ya göre,  sadece bakmak yetmez;  olayların arka plânlarını da görmek gerekir. Bakmak ve görmek… Bu iki kelime, nerdeyse hoca ile özdeş  hale gelmiş.

                Bir gün hoca, asistanlarını ölçmek için, bir fırsatını bularak şöyle bir plân kurar:

O günlerde, yeni çıkan bir ilacın etkisini, bir kadavra üzerindeki yarada denemektedirler. Hoca, kendisine candan bağlı, bir dediğini iki etmeyen asistanlarına şöyle bir açıklama yapar: “Ne yaptığıma dikkatle bakın ve iyice görün!.. Sonra da aynısını yapın…”

 Öğrenciler hayretle, hocanın ne yapacağını merak ederler. Göze girmek için, hepsi de  pür dikkat kesilir…

Hoca  ilacı alır, yaranın üzerine döker, parmağıyla iyice karıştırır. Sonra da parmağını yalar…

 Öğrenciler, gördükleri manzara karşısında dehşete düşerler. Fakat çok sevdikleri hocaları gözleri önünde bu işi yapmıştır!.. Onlar da yapmalıydılar… Başka çare yoktur… Uflaya puflaya teker teker kadavranın başına gelirler. Bir an önce sıralarını savmak için işe koyulurlar. Sırayla yarayı karıştırırlar ve yalarlar… 

İş tamamlandıktan sonra, hoca şöyle bir açıklama yapar:

Sevgili arkadaşlar!.. Benim ne yaptığıma baktınız; ama iyi göremediniz!... Ben işaret parmağımla karıştırdım; fakat orta parmağımı yaladım… Siz ise…

[xi] Zeki: Çabuk anlayan ve kavrayan kişi. Kurnaz: Kolayca kandırılması mümkün olmayan, başkalarını bir takım oyunlarla kandırabilen kimse, açıkgöz.

[xii] Burada “tokat atmak”tan  maksat, çocuğun döğülmesi değildir. Bunun anlamı, zamanında tedbir almaktır.

[xiii] Kur’an, Nahl, 16/125; Ta Ha, 20/44.

[xiv] Fıtrî kanun: Fıtrat, yaratılış, karakter, yapı, tabiat  anlamlarına gelmektedir. Her insan fıtrat üzere, yani bir çok nötr güçler ve temayüllerle yaratılmıştır. Eğitimin görevi de bu nötr güçleri müspet yöne kanalize edip geliştirmektir. Burada bahsetmiş olduğumuz “fıtrat kanunu”ndan maksat, eğitilirken, tatlı dilden hoşlanma özelliğinin dikkate alınmasıdır. Çünkü insanın yaratılışında bu özellik vardır. Tabiî ki kötülüğe sevk edenler de bu yolu kullanmaktadır. Önemli olan, insanda “tatlı dil” e karşı meylin bilinmesidir. İşte bu, fıtrat, yani yaratılış kanunudur.

[xv] Hz. Peygamber, kendisinden korkulduğu için saygı gösterilen kişinin, en şerli (kötü) kişi olduğunu söylemiştir. Bak: Müslim, Birr, 73. 

Korkulan kişi olma” meselesini ele aldığımız bir sohbette bir kişi şöyle bir vaka  anlatmıştı:

                İki samimî arkadaş, ellerindeki nacaklarla (küçük balta) birbiriyle şakalaşmaktadır. O esnada nacaklardan biri, aniden kayar ve diğerinin bacağına saplanır... Bir anda ikisi de şaşkına döner.

Olayın şoku geçtikten sonra yaralı arkadaş, samîmiyeti ve kazayı bir tarafa bırakarak karakolun yolunu tutar. Neticede vuran mahkûm olur...

Kazara arkadaşını yaralayan kişi, olan bu işe çok üzülür. Yıllardır birlikte yiyip içtikleri can ciğer arkadaşının bacağını yaralamış ve kırmıştır. Kendisi de mahpusa düşmüştür. Nacak onun bacağına da gelebilirdi!..  Bir kere olan olmuştur… Elden, başka ne gelirdi!..  

Günler günleri kovalar…  Bu arada hapishane ortamı onu, bambaşka bir havaya sokar... Artık, mahpus olmayı avantaja dönüştürmenin zamanı gelmiştir!.. 

Günün birinde cezası dolar. Hapisten çıkar çıkmaz, doğru köyün yolunu tutar. Fakat utancından, hemen topluluğa giremez. Kimseye görünmemek için köşe bucak kaçar. Yalnız bir kenarda, kendi kendine konuştuğu fark edilir. Konu komşu, aklını kaçırdığından şüphelenir. Hissettirmeden yavaşça yanına yaklaşırlar. Söyledikleri inanılır gibi değildir. Bir de bakarlar ki şu sözleri mırıldanmaktadır:

Nacaksa vurdun.

 Bacaksa kırdın.

Mahbussa girdin.

Korkulur oldu artık senden gayrı!..”

[xvi] F. Kadri Timurtaş, Yunus Emre Divanı, Kültür Bakanlığı Yayınları, İst.

[xviii] Tespih: 1. Hiçbir kusur kondurmamak suretiyle, Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmek. 2. Bu maksatla “Sübhanellah” (Allah’ım, seni tenzih ve takdir ediyorum) demek. 3. Tarikat ehlinin belli sayıda “Sübhanellah” demeleri…

                Zikir: 1. Anmak, hatırlamak, yad etmek. 2. Allah’ı hatırlamak ve O’nu unutmamak. 3. “Allah” kelimesini ya da “Lâ İlâhe İllallah” cümlesini tekrarlamak. 3. Tarikat ehlinin belli kelime ve cümleleri, (Allah, , hay gibi) belli zamanlarda, belli sayıda ve belirli bir ahenk içinde tekrarlamaları.

1980, s, 55.

[xvii] Hoşgörü: Müsamaha, tolerans, katı davranmamak, kötü bir fiili anlayışla karşılamak. Hoşgörü, günümüzde en çok sözü edilen kavramlardan birisidir. Zaman zaman bu kavramın taraflı olarak kullanılışına da şahit olmaktayız. Meselâ bazı fırsat düşkünü kişiler, sadece kendi hatalarının anlayışla karşılanmasını istemektedirler. Başkalarının hatalarına gelince, âdeta sırtlan kesilmektedirler. Bu hiç bir zaman, “hoşgörü”  anlayışıyla bağdaşmaz.

[xix] Vecd: 1.Şiddetli dinî duygu ve heyecan hâli; coşma, kendinden geçme, istiğrak. 2.İlâhî aşkın doğurduğu heyecan hâli. 3. Kendini kaybedecek şekilde hislenme.

[xx] .Tellâl (Dellâl): 1.Alış verişte aracılık eden kişi. 2.Bir şeyi yüksek sesle satan kimse. 3.Bir haberi duyurmak için yüksek sesle bağırarak dolaşan kişi.

[xxi] Pey sürmek: Bir alış-veriş esnasında yapılan arttırmada, fiyat söyleyerek alıcı olmak.

[xxii] Beytin anlamı şudur: “Akıllı insan için, insaf gözü (insaflılık) gibi bir terazi (ölçü) yoktur. Kişinin kendi noksanlığını bilmesi gibi de bilgi ve anlayış yoktur…”

İrfân: 1. Eğitim ve öğretimle elde edilemeyen, gerçeği sezerek kavrama gücü; bilme, anlayış. 2. dinî gerçek ve sırları bilme.  3. Kültür.

[xxiii] Merhûme: Rahmetli (Müslüman kadın ölüler için kullanılır.)

[xxiv] Hazır-cevap: Gerektiğinde iyice düşünmeğe gerek görmeden çarçabuk ve yerinde cevaplar bulup söyleyen. Ânında, isâbetli ve nükteli cevap veren.

[xxv] Yalnız bu çalışmada, Nasreddin Hoca’ya mal olmuş bazı uzun nüktelere de yer verdik. Daha önce de söylediğimiz gibi biz meseleye, “Nasreddin Hoca Nükteleri” olarak bakmaktayız.

[xxvi]İmam-cemaat” kavramı, toplumun her kesimi için sembol olmuş bir sözdür. Buna göre öğrenciler cemaat, öğretmen imamdır. Yine çocuklara göre anne-baba imamdır. Kısaca, toplumda rehber ve yönetici durumunda olan herkes imamdır… Konuyla ilgili olarak Şeyh Sâdi’nin (H. 606-694) “Bostan ve Gülistan” isimli eserinde şöyle bir hikâye vardır:

                Nuşirevani Âdil için bir av yerinde bir avı kebap edeceklermiş, fakat tuz yokmuş. Bir parça tuz getirmek üzere uşaklardan birini köye göndermişler. Nuşirevan uşağı çağırıp, tuzu para ile al, tâ ki köyden tuz almak hükümetçe bir âdet olup köy harap olmasın, diye tembih etmiş.

                Nuşirevan’ın yanında bulunanlar: “Bir parça tuzdan ne fenalık çıkar?” derler.

                Nüşirevan şu açıklamayı yapar: Zulmün esası cihanda evvelâ az imiş. Sonra her gelen bir paça arttırmakla bugünkü dereceyi bulmuştur, der.

                Eğer ahalinin bahçesinden padişah bir elma yerse, uşakları, ağacı kökünden çıkarırlar.

                Birisinden yarım yumurta almak suretiyle padişah zülmü reva görecek olursa, padişahın askerleri bin tavuğu şişe geçirirler. (Şeyh Sâdi-i Şirâzî, Bostan ve Gülistan, Terceme: Kilisli Rifat, Can Kitabevi, İst. 1968, s, 351.)

[xxvii] Evliya Çelebi, ünlü eseri olan seyahatnâmesinde Timur’ la Hoca ’nın aynı çağda yaşadığını yazmaktadır.Bak: Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, Topkapı Sarayı Bağdat 305 Transkripsiyonu-Dizini, Hazırlayanlar: Seyit Ali Kahraman ve Yücel Dağlı, Yapı Kredi Yayınları, İst. 1999, 3. Kitab, s, 14.

                Şükrü Kurgan, Evliya Çelebi’nin bu tespitinde yanıldığını söyler. Bak: Şükrü Kurgan, Nasrettin Hoca, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/695, Ank. 1996, s, 10.

                Yalnız Evliya Çelebi (M.1611-1682) gibi ünlü bir seyyâhın Nasreddin Hoca’dan bahsetmesi çok önemlidir. Bu vesile ile, yaklaşık üç yüz elli  yıl sonra, Akşehir halkı arasında Nasreddin Hoca nüktelerinin söylendiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Bu da bize göstermektedir ki, Nasreddin Hoca  öz be öz bu ülkenin ve bu kültürün yetiştirdiği  ulu bir şahsiyettir..

Tarih itibariyle Hoca ile Timur aynı asırda yaşamamıştır. Hoca 13. yüz yılda, Timur ise, 1336-1405 yılları arasında yaşamıştır. Ama Hoca’nın yaşadığı yıllarda Selçuklu Devleti Moğol istilası altındadır. Akşehir’de de zâlim Moğul şahzâdelerinin bulunması muhtemeldir. Onun için halk zâlim ve despotlara karşı, daima âlim ve hazır-cevap kişileri çıkarır. Böylece onları susturmuş olur... Bize göre, Hoca ile Timur’un karşı karşıya getirilişinin sebebi bu olsa gerektir.

[xxviii] Dindâr: Bir dînin gereklerini yerine getiren, mütedeyyin.

[xxix] Yalnız burada dikkat edilmesi gereken bir hususu, daha önce de arz ettiğimiz gibi, yine hatırlatmamız gerekir. “Nasreddin Hoca Fıkraları” olarak dillerde dolaşan ve kültüre mal olan  nüktelerin bir kısmı, halkın muhayyilesinde oluşmuştur. Bunlar arasında Hoca’nın  şahsından beklenmeyenler de yer almıştır. Bu nükteler, bize öyle geliyor ki, Hoca’yı çekemeyenler tarafından uydurulmuştur. Çünkü meyveli ağaca taş atan çok olur.

Biz, daha önce de arz ettiğimiz gibi, Nasreddin Hoca’yı, bir şahıs olarak kabul etmekten çok, O’nu bir mektep olarak görmekteyiz. O mektep, aslında toplumun kendi mektebidir. Nüktelere de, bu mektebin içinde yer alan dersler olarak bakmaktayız..

[xxx] Sahaf (sahhaf): Daha çok eski kitap alış-verişi yapan kitapçı.

[xxxi] Kavaf: Ayakkabı yapan ve satan esnaf.

[xxxii] Şükür: Görülen iyiliğe karşılık, hoşnutluk ve minnettarlık ifade etmek. Fakat asıl şükür,verdiği nimetlerden dolayı, insanın Allah’a minnettârlık duyması, bunu söz ve davranışlarıyla göstermesidir. Şükretmenin psikolojik temeli, “Her türlü nimetin asıl sahibi Allah’tır” düşüncesidir. Yani her türlü nimeti veren Allah’tır. İnsan ise sadece vasıtadır. Bu çerçevede insanlara da teşekkür gerekir. Yalnız veren el olarak değil; hizmeti sunan el olarak.. İşte bu inanç insanı egoistlikten (sırf kendi çıkarları için hareket etmekten) kurtarır. Onun için Allah Kur’an’da, kendisinin verdiği nimetlerden başkalarını da yararlandıranları över. Ve bunu bir şükür hareketi olarak nitelendirir. (Bak: Kur’an, İbrahim, 14/7.)

[xxxiii] Şükür secdesi: Bir sıkıntıdan kurtulunca ya da bir nimete kavuşunca, kıbleye yönelerek ve tekbir alınarak yapılan bir secdedir. Bunu namazda yapılan secde ile karıştırmamak gerekir. Ne var ki genel anlamda secde, Allah’a karşı gösterilen saygının en ileri boyutta bir ifadesidir. Yaratanını yüceltmek üzere samimiyetle secdeye kapanan kimse, evrendeki gerçek konumunu kavramış ve kulluk bilincine varmış demektir.