|
|
|
||||
BİR EĞİTİMCİ OLARAK NASREDDİN HOCA İÇİNDEKİLER |
|||||
|
ÖNSÖZ GİRİŞ A. Problem B. Hoca Kimdir? C. Hoca’nın Kültürümüz Üzerindeki Etkileri BİRİNCİ BÖLÜM BİR EĞİTİMCİ OLARAK NASREDDİN HOCA’NIN ŞAHSİYETİ 1. Gözlemci 3. Tatlı Dilli, Güler Yüzlü, Alçak Gönüllü 4. Gerçekçi 5. Hazır-Cevap 6. Dindâr 7. Uyumlu 9. Tutumlu 10. Dürüst 11. Mizahçı 12. İyimser ve Ümitli 13. Sade Hayat 14. Sakin Aile Reisi İKİNCİ BÖLÜM HOCA’NIN EĞİTİMİNİN AMAÇLARI 1. İnsanı Tanıtmak 2. Teşebbüs Ruhu Kazandırmak 3. Ahlâkî Bozukluklara Karşı Tavır Almak 4. Yoksulluğun Acısını Hissettirmek 5. Cimriliğin Çirkinliğini Kavratmak 6. Aşırlıklardan Sakındırmak 7. Sorumluluk Bilinci Yerleştirmek 8. Egoistlikle Mücadele Etmek 9. Şüpheli Şeylerden Sakındırmak 10. Bilene Sormak 11. Zorlukları Nükte Yoluyla Aşmak 12. Düşünmeyi Öğretmek 13. Dış Görünüşe Aldanmamak 14. Aldatmayan İnsan Yetiştirmek 15. Parayı Veren Düdüğü Çalar 16. Binilen Dalı Kesmemek 17. Yanlış Kıyaslara Dikkat Çekmek 18. Tecrübeye ve Araştırmaya Değer Vermek 19. Nasihatin Değerini Kavratmak 20. Kurnazlıkları Açığa Çıkarmak 21. Tembellik ve Hilekârlıkla Mücadele Etmek 22. Halkı Aydınlatmak 23. Kadılar Hakkında Halkı Uyarmak 24. Amaca Ulaştıracak Vasıtayı İyi Tanımak 25. Doğruları Gizlememek 26. Çözüm Üretmek 27. Bahanecilerle Mücadele Etmek 28. Büyük Konuşmamak 29. İtidalli (Dengeli) Olmak 30. Kara Gün Dostu Olmamak 31. Minnetsiz Yaşamak 32. Hurafe ve Batıl İnançlarla Mücadele Etmek 33. Kuşa Çevirmemek 34. Yanlış Hesaplarla Kafa Karıştırmamak 35. Fırsat Düşkünü Olmamak 36. Değişiklikleri Görmek 37. İşi Deliliğe Vurmamak 38. Dolduruşa Gelmemek 39. Fincancı Katırlarını Ürkütmemek 40. Gerçek Suçluyu Bulmak 41. Hüneri Takdir Etmek 42. Gururlu ve Münasebetsize Haddini Bildirmek 43. Kabağı Kimlik Yapmamak 44. Çocukların Düşüncelerini Hoş Karşılamak 45. Bilenlerin Bilmeyenlere Öğretmesi 46. Eşeğin Eşekliğine Kızmamak 47. İşin Sonunu Düşünmek 48. Adam Olmak 49. Fazla Meraklı Olmamak 50. Sistemi Bütün Olarak Görebilmek 51. Hırsla Kalkanın Zararla Oturacağını Bilmek 52. Yorgan Kavgası Çıkaranları Tanıtmak 53. Gölgeler ve Yansımalara Aldanmamak 54. Suçlayarak Suç Kapatmamak 55. Her Gün Bayram Olmaz 56. Sidik Yarışı Yapmamak 57. Halkı Hesaba Katmak 58. Hak Bellenilen Yolda Yalnız da Olsa Gitmek 59. Yarım Bilgi İle Yola Çıkmamak 60. Meselelere Çok Yönlü Olarak Bakmak Hz. Ömer’in açlıktan dolayı hırsızlık yapanlara ceza vermemesi… 61. “Biz Duygusu”nu Geliştirmek 62. Haddini Bildirmek 63. Bahane Bulmamak 64. Boşta Gezmemek 65. Ailenin Önemini Kavratmak 66. İş Bölümünün Önemini Kavratmak 67. Hurâfelerden Sakınmak 68. Öncelikleri Görebilmek 69. İsraftan Kaçınmak 70. Katı ve Anlamsız Kurallar Koymamak 71. Avlanılmayan Avla Hava Atmamak 72. Emeğe Göre Ücret Almak 73. Meselelere Eleştirel Bakmak 74. Kör Taklitten Uzaklaşmak ÜÇÜNCÜ BÖLÜM HOCA’NIN EĞİTİM – ÖĞRETİMDE KULLANDIĞI İLKE VE METOTLAR 1. Ferdî Farklılık 2. Alışkanlıkları Göz Önünde Bulundurmak 3. Fırsat Kollamak 4.Seviyeye İnmek 5. Boş Şeyleri Tartışmamak 6. Canlı Misâller Kullanmak 7.Negatif Eğitimin Zararı 8. Soru-cevap metodu 9.Muhatabın Delillerini Kullanmak 10. Tabiî Ceza 11. Anlatımda Zıtlıkları Bilmek 12. Eğitimle Yetenekler Aşılmaz 13. Konuları Bilmece Haline Getirerek Sunmak 14. Dikkat Çekmek 15. Hatadan Dönebilmek.. 16. İkâme Metodu 17. Dolaylı Anlatım 18. Acılar İnsanı Kendine taratır. 19. Şartlanma İle Öğrenme. 20. Her Metod Her Alanda Uygulanamaz… 21. “Selâmün aleyküm kör kadı.” Metodu 22. Söz saza uymalı. 23. Tecrübe İle Öğrenme 24. Gerçeklerle Yüzleşmek 25. Canlandırma Yoluyla Öğretmek 26. Su Testisi Su Yolunda Kırılır 27. Yorumlar Zamana Göre Değişir 28. Akıl Akıldan Üstündür 30. Öğretmen Öğrenci Diyaloğu 31. Çalıyı Dolaşmak 32. Doğru Karar Verme Güçlüğü 33. İnatçılığın Zararı 34. Tariflerle Avunmamak 35. Yapılan İş Çekilen Zahmete Değmeli 36. Hikmet Gözüyle Bakabilmek 37. Doğru Hedefe Doğru Yoldan Gitmek 38. Çırak Uygun Bir Zaman Sonra Usta Olmalı 39. Tedbirsizliği Tehlikesi 40. Hakları Hafife Almamak 41. Nüktenin Gücü 42. Güçsüzlük Güç İspatında Kullanılmaz 43. Çocukları Tanımak 44. Tek Bir Kitaba Bağlı Kalmamak
Bu çalışmamızda Nasreddin
Hoca’nın eğitimcilik yönünü ortaya koymaya çalıştık. Birinci derecede
kaynak olarak da “Nasreddin Hoca Fıkraları” olarak sunulan nükteleri
esas aldık. Hoca, kelimenin tam anlamıyla eğitimci bir millî şahsiyettir. Yediden yetmişe her kademedeki Türk halkı O’nu tanımakta, sevmekte, fıkralarını kendi mizahına vasıta yapmaktadır. Hoca’nın bu derece gönülden sevilmesinin ana sebebi, O’nun nüktelerinde ele alınan konuların hayatla iç içe olması ve hiç eskimemesidir. Çünkü bu nükteler, Türk’ün hem aklını hem de şuur altını belli ölçüde yansıtmaktadır. Hoca’nın fıkralarına gülünür. Ama asıl amaç güldürme değil; düşündürerek insan davranışlarında müspet yönde değişiklik meydana getirmektir. Nüktelerde bir mantıksızlık, bir düzensizlik ve bir tutarsızlık göz önüne serilir. Öyle sanıyoruz ki bu yolla Hoca, insanlardaki “mükemmellik duygusu”nu harekete geçirmek istemektedir. Hoca mizahlarının ilk bölümünde zekâsını göstermez. Bunun sebebi, halkın seviyesine inmektir. İkinci kısımda ise, kademeli bir şekilde dersini verir. Diğer taraftan O’nun nükteleri her seviyedeki insana hitap etmektedir. Hoca’nın fıkralarında tabiat ve toplum unsurları çoktur. O’nun nüktelerinin ayırt edici özelliği, zamana, mekâna, olaylara ve problemlere uygunluk arz etmesidir. Bu yönüyle Hoca, büyük bir eğitimcidir. Bu nüktelerin bir özelliği de, her zaman vuku bulması muhtemel olan sade olayları konu edinmesidir. Bu sebepten nüktelerdeki dersler, her zaman tazeliğini koruyacak niteliktedir. Çalışmamızda Hoca’nın nüktelerini, eğitim açısından çeşitli sınıflara ayırmaya çalıştık. Ancak bazı nükteleri, birden fazla konuya misâl teşkil ettiğinden, birkaç yerde kullanmak zorunda kaldık. Eğitim ve öğretim işini kendilerine meslek olarak seçenlerin, Hoca’dan öğrenecekleri çok şey vardır. Biz bazı tespitlerimizle Hoca’nın eğiticilik yönünü, iddiasız bir şekilde ortaya koyamaya çalıştık. Ümit ederiz ki, bu sahada araştırma yapanlar, konuyu daha da derinleştirirler. Bu yönde bir istek uyandırabilirsek kendimizi bahtiyar sayarız.
KİTAPTAN SEÇMELER BİRİNCİ BÖLÜM HOCA’NIN ŞAHSİYETİ[i]
Hoca iyi bir gözlemcidir.[ii] Tarafsız olarak insanları, sosyal ilişkileri, yönetim mekanizmasını, ihtiyaçların karşılanma yollarını gözler. Hoca teşbih yapmakta hiç güçlük çekmez.[iii] Bu da gözlemci oluşundan kaynaklanır. Olayların iyi değerlendirilmesi ve isabetli teşhislerin konulabilmesi için gözlem şarttır. İnsan zayıf tabiatlı, hırslı ve aceleci bir varlıktır.[iv] Bundan dolayı, olayları değerlendirirken tarafsız olması oldukça güçtür. Haliyle bu zaaflar, insanın objektif karar vermesini de etkiler. Hoca fırsat buldukça, insanın bu zaaf tarafını dile getirir. Bundan maksat, insana kendisini tanıtmaktır.[v] Hoca çevresindeki varlıklara sadece bakıp geçmez. Gözler, inceler, düşünür, sorular sorar, kendine göre bir değerlendirme yapar. Yani Hoca, meselelere ve olaylara filozofça yaklaşır. *Hoca bir gün, biraz gezmek ve hava almak için evinden çıkar. Tanıdıklarından birinin bostanına gider. Bostanda büyük bir ceviz ağacı vardır. Yaz sıcağında yürüyüp yorulan Hoca, bu ağacın serin gölgesine oturur. Başından kavuğunu çıkarıp bir tarafa koyar. Yorgunluğu biraz geçer. Gözüne bostandaki iri bal kabakları ilişir. Bunlar, bostanın şurasında burasında sık sık görülmektedir. İçlerinden bazıları iri lahana kadar büyüktür. Hattâ bir kısmı büyücek kazan kadar olmuştur. Hoca bunları inceden inceye seyreder ve düşünür. Sonra da bir ceviz ağacının altına sırt üstü uzanır. Bu sefer de cevizler gözüne takılır. Hoca bu işte bir terslik görür. Kocaman bir ağacın üstünde ufacık bir ceviz; küçücük bir nebatın üzerinde de kocaman kabak!.. Olacak şey değil!.. Kendi kendine: -Allah’ın bazı öyle yaptığı işler var ki, insanın aklı bir türlü almaz. Kocaman ceviz ağacında küçük bir meyve ve küçük bir nebat üstünde de davul kadar kabak yaratmış!.. Doğrusu bu, hiç uygun düşmemiş. Ben olsaydım, bal kabağını ceviz ağacının üstünde ve cevizi de bal kabağı fidanı üstünde yaratırdım. Tabiî bu daha uygun düşerdi. Diye düşünür. Bu esnada olgun bir ceviz ağaçtan düşer ve Hoca’nın kafasına isabet eder. Canı yanan Hoca, yerinden fırlar ve Tanrı’ya şükürler ederek: -Allahım!.. Sen ne kadar büyüksün!.. Sen yine bildiğin gibi yap!.. Eğer benim aklımdan geçeni yapsaydın, şimdi benim halim nice olurdu?.. Der. Hoca, bazı aksaklıkları göstermek için, hem gözlem hem de rol yapar.[vi] Hatta bu uğurda, kötü rollere girmekten bile çekinmez. Böyle durumlarda Hoca, olayları izlemek için zekâsını âdeta gizler. Bir anlamda Hoca, çok yönlü drama tekniği[vii] de uygular. Her eğitimci bu tekniği uygulayamaz. Bu, hem bilgi, hem tecrübe, hem de yürek ister… Peki, Hoca niçin bu rollere girer? Şu nüktede bu sorunun cevabını bulmak mümkündür. *Bir gün Hoca, çamaşır yıkayacaklarından bahsederek komşusundan bir kazan ister. Biraz naz yapsa da, komşusu kazanı verir. Hoca ertesi gün, kazanın içine ufak bir tencere koyarak emaneti verir. Komşusu tencereyi görünce: -Hoca Efendi bu neyin nesidir? Diye sorar. Hoca da: -Sizin kazan bu gece doğurdu. O da yavrusudur. Cevabını verir. Komşusu buna itiraz etmez ve “pekâlâ” diyerek kazan ile tencereyi alır. Bir müddet sonra Hoca yine kazan ister. Komşusu bu sefer, bir dediğini iki etmez. Hemen verir. Aradan epeyce zaman geçer, kazan bir türlü gelmez. Kazanını istemek için, Hoca’nın kapısına dayanır. Hoca hiç istifini bozmaz: -Başın sağ olsun komşucuğum!.. Sizin kazan öldü. Deyince, herifin aklı başından gider. Neye uğradığını bilemez. Rengi atar. Âdeta kendinden geçer. Bir müddet nefesi kesilir. Sonra kendine gelir. Hayret ve telâşla: -Ne diyorsun Hoca, hiç kazan ölür mü? İnsan kapı komşusuna bunu nasıl yapar? Der. Hoca da: -Sen ne tuhaf adamsın. Aklını biraz başına toplasana... Senin de sağın solun belli değil… Keçileri kaçıracaksın!.. Hani geçen gün kazanın doğurduğuna inanmıştın, şimdi öldüğüne niçin inanmıyorsun? Cevabını verir. Bu olayda Hoca, ahmak rolüne girerek, komşusunun zaaflarını gözler. Hoca bu yolla, şu hatırlatmaları da yapmaktadır: a. Az tamah çok ziyan getirir!.. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma!..[viii] Deveyi yardan atan bir tutam ottur... b. Bir kısım insanlar, kendi menfaatlerine uygun olduğu takdirde, mantıksız olan şeylere inanmakta bir sakınca görmezler. Ama kendi aleyhlerine olduğunda hemen karşı çıkarlar. Hoca insanları fildişi kuleden seyretmez; bizzat toplumun içine girer, onlarla üzülür, onlarla sevinir ve onlarla hemdert olur. Âdeta hasta rolüne girerek psikoterapi uygulayan bir doktor gibidir.[ix] Hoca çalışkandır, hünerlidir, elinden bir çok maharet gelir. Odun keser, hayvana yükler, buğdayını değirmene götürür, eşeği ile pazara gider, alış-verişe çıkar. Diğer taraftan imamlık, kadılık, müderrislik yapar, davetlere icabet eder. Yani devamlı hareket halindedir. Bu özellikleri, yaşadığı çevreyi iyi görmesine ve insanlarla bütünleşmesine yardımcı olur. Bu derece kendileriyle iç içe olan Hoca’ya halk, en mahrem sırlarını bile açmaktan çekinmez. Hoca hâdiseleri çeşitli açılardan gözlemeseydi, aksaklıkları göremez, rehberlik görevini yerine getiremezdi. Hoca’nın iyi bir gözlemci oluşu, fikirlerinin taze kalmasını da sağlamıştır. Eğitimcilerin bu konuya çok dikkat etmeleri gerekir. Bir bakıma, iyi eğitimciliğin bir yolu da iyi gözlemcilikten geçer.[x] Hoca’nın nüktelerinde bunu fazlasıyla görmekteyiz. Hoca yaratılış itibari ile çok zekidir; fakat hiç kurnaz değildir.[xi] Bu sebepten dolayı, insan davranışlarındaki ilişkileri ve çelişkileri kolaylıkla görebilmektedir. Her toplumda az çok, gözü açıklar ve kendini beğenmişler bulunur. Bunlar her fırsatta, halkın itibar ettiği kişilere takılıp, onları küçük düşürmekten zevk alırlar. Ama Hoca, keskin zekâsıyla bunların hilelerini hemen sezip zararsız hale getirmesini bilir. *Evlilik hayatının ilk günlerinde Hoca, biraz hırçın ve huysuzdur. Âdeta barut gibi sert bir adamdır. Evde kırmadığı kalp, incitmediği kimse yoktur. Bu durumdan rahatsız olan hanımı ve kaynanası, ne yapacaklarını şaşırırlar. Nihayet düşünüp taşınıp Hoca’ya büyü yaptırmaya karar verirler. Bunun için de konu komşuya başvurup fikirlerini açarlar ve kendilerine bir büyücü tavsiye etmelerini rica ederler. Komşulardan biri: -Aman komşucuğum!.. Eşekli Hoca diye anılan birini tanırım. Hem kendim de denedim. Bu adamın nefesi, bu gibi şeylere bire bir geliyor. Onu bulup sana göndereyim, olmaz mı? Der. Hoca’nın karısı ve kaynanası bu işe çok sevinirler ve doğruca eve dönerler. Aradan fazla bir zaman geçmeden Eşekli Hoca kapının önüne dikilir. Aksi bir tesadüf olarak o gün Hoca evine mutat zamandan önce döner. Uzaktan eşekli bir adamın kendi kapısı önünde bir gömleği okuyup üfleyerek eşeğinin başına geçirip çıkardığını görünce şaşırır. Birden üstlerine varsa, bir tatsızlık olacak! Böyle bir şeye meydan vermemek ve kimsenin keyfini kaçırmamak için, bu garip ve tuhaf manzarayı bir köşeye saklanarak seyre dalar. Çok geçmeden de meseleyi anlar. Büyücü okunan gömleğin, gelince Hoca’ya giydirilmesini hanımına sıkı sıkıya tembih eder. İş bittikten sonra da eşeğini göstererek: -İşte kocan bundan sonra bu sessiz hayvandan farksız bir hale gelecek!.. Der. Bu müjdeyi alan kadın, hemen annesinin yanına koşar ve onu da meseleden haberdâr eder. Büyücü gittikten sonra Hoca eve girer ve olan bitenden haberi yokmuş gibi davranır. Sadece fazla terli olduğunu, bu sebepten gömleğini değiştirmek istediğini karısına söyler. Karısı da kaynanası da bu işten pek memnun olur. Tam fırsatı yakaladıklarını düşünerek sevinçlerinden çıldıracak hale gelirler. Hoca, okunmuş gömleği giyince rahat ettiğini söyler. Artık eski asık suratından ve huysuzluğundan eser kalmadığını göstermek için de güler yüzlü olmaya çalışır. Böylece uzun bir zaman oturup tatlı tatlı konuşurlar. Nihayet akşam olur ve yemek zamanı gelir. Karısı, Hoca’yı bir tecrübe etmeye karar verir ve fikrini anasına da açar. O da muvafık bulur ve hemen kararını tatbike başlamak için: -Aman Kocacığım! Üzerinize afiyet, ben bugün biraz rahatsızım. Annem de çok yorgun. Bu akşam sofrayı siz kursanız... Der. Hoca beşûş bir çehre ile: -Hay hayyyy hanımcığım! Tabiî, ne olacak. Bugün de bu işi ben yapıvereyim. Hem ben bu işten zevk de duyarım. Cevabını verir. Ana ile kız, bu işten pek ziyâdesiyle hoşlanır. Hoca derhal mutfağa giderek yapılacak işleri yapmağa başlar. Fakat ara sıra karısı da mutfağa gidip yapılan işleri göz ucuyla kontrol edip noksanlıkları hatırlatmaktadır. Hoca da yapılan ikaz ve tenkitleri çok iyi karşılamaktadır. Nihayet sofra kurulur ve herkes de yerine oturur. Bir ara kaynanası da damadını tecrübe etmek ister ve hiç lüzum yokken: -Oğlum!.. Salatanın tuzu az olmuş. Biraz tuz getirip ek. Bu yemek çukur ve geniş tabakta daha iyi yenir. Bunu değiştir. Kedi pek acıkmışa benziyor. Ona bir yemek yap da zavallı bizimle birlikte yesin!.. Gibi mânasız tebliğlerde bulunur. Mesnetsiz ve yersiz emirler, Hoca’nın canına tak der. İşin icabına bakmanın zamanı gelmiştir... İyice canı sıkılan Hoca: -Ulan densiz mahlûk; sus artık!.. Diyerek kaynanasını paylar. Araya girmek isteyen karısını da güzelce haşlar. Bir türlü hırsını alamaz. Dayanamayıp arkasından sofrayı alt üst eder. Daha sonra da eşek anırmasını taklit ederek her ikisine de çifte atmağa başlar. Nihayet karısına: -Bak!.. Eşek çok yavaş ve sabırlıdır. Lâkin onun böyle çifteli zamanları da eksik değildir. Marifet onu iyi kullanmasını bilmeli ve anırtıp çifte atmağa mecbur etmemeli!.. Diyerek yapılan işlerin farkında olduğunu ima eder. Hoca ayrıca bu yolla, büyü vb. batıl inançların işe yaramadığını da ispat etmektedir. Bir gün Hoca eşeğine binmiş giderken, yolda kendisini çok beğenmiş, insanlara tepeden bakan, insanları maskara etmekten zevk alan bir adama rast gelir. Adam gayet güzel bir ata binmiş, dolu dizgin koşmaktadır. Eşek üstünde aheste aheste giden Hoca ile alay etmek ister: -Hoca, Hoca!.. Eşek nasıl gidiyor? Diye sorar. Hoca bu mağrur adamın ne demek istediğini anlamakta gecikmez. Hemen kibirliye karşı kibirli olmanın gerektiğini hatırlar. Ve dersini verir: -Eşek mi? Eşek atla gidiyor... Hoca insanların psikolojisini çok iyi bilmektedir. *Bir gün bir kaç kafadar, Hoca’yı gafil avlayıp heybesini yürütür. Ama Hoca’nın gözünü korkutamazlar. Efendi efendi oturmanın sırası değildir. Hoca, kendisine bu dolap çevirenlere: -Heybemi bulun, yoksa ben yapacağımı bilirim. Der. Tabiî ki alanlar, hiç de beklemedikleri bu çıkış karşısında neye uğradıklarını şaşırırlar ve çok korkarlar. Hemen heybeyi geri verirler. Sonra birisi akıl edip sorar Hoca’ya: -Kuzum Hoca, bulmasaydın ne yapardın? -Ne mi yapardım? Hiç... Evdeki eski kilimi kesip heybe yapardım. Eğer Hoca, “Başa gelen çekilir, üzülmeye değmez, kaderimizde bu da varmış, ölümlü dünya değil mi!” deyip gıkını çıkarmadan dursaydı, fırsatçıların ekmeğine yağ sürmüş olurdu. Toplumda itibarlı kişileri çekemeyenler çoktur. Kıskanç tabiatlılar, iki yüzlüler, aşağılık duygusu içinde bulunanlar, akıllı birini aldatıp el âleme rezil etmekten zevk alırlar. Hele, bir pehlivanın sırtını yere getirmek için can atarlar... Hoca, insanları tefe koyma meraklısı olan bu açık gözlere karşı, her zaman tavşan uykusundadır. *Bir gün mahalle çocukları Hoca’yı ağaca çıkarıp pabuçlarını saklamak suretiyle alaya almak isterler. Hemen bir ağacın dibine toplanıp: -Bu ağaca kimse çıkamaz!. Diye aralarında konuşmağa ve münakaşa etmeğe başlarlar. O sırada oradan geçen Hoca, bunların hararetli münakaşalarını merak eder ve dinlemeğe koyulur. Bir müddet dinledikten sonra, yanlarına gelerek: -Kimse çıkamaz dediğiniz ağaca ben çıkarım! Der. Çocuklar zaten bu fırsatı yakalamak için beklemektedir. Hep bir ağızdan: -Hayır, hayır! Sen de çıkamazsın! Bu ağaca çıkmak her yiğidin kârı değil, haydi git işine! Deyince, Hoca’nın kafası kızar ve çocuklara: -Ben şimdi size gösteririm. Der. Çocuklar kıs kıs gülerek, bekledikleri anın yaklaştığını zannederler. Hoca tedbirli bir insandır. Boş laflara hiç pabuç mu bırakır? O, öyle ulu orta her yerde bir yarış icat edip, insanları başarısız duruma düşürmekten haz duyanları iyi tanımaktadır. Bu tip kurnazların heveslerini kursaklarında bırakmasını bilir. Hemen pabuçlarını çıkarıp koynuna soktuktan sonra ağaca tırmanmağa başlar. Çocuklar bağrışarak: -Hoca! Ağaçta pabuçları ne yapacaksın? Diye sordukları zaman da: -Eh, insan hali bu! Hiç belli olmaz! Bakarsın ağaçtan öteye yol gider... Bu cevabın hikmeti karşısında gel de parmak ısırma... İleriyi hesap etmek ve çok yönlü düşünmek, pişmanlıkları azaltıcı bir metottur. Hoca burada da devesini sağlam kazığa bağlamıştır. Hesaba gelmez fikirleriyle, herkesi hesaba çekenlerin hesapları bir kere daha görülmüştür. Çünkü Hoca, tedbir gibi akıl olmayacağını bilir. Şu külâh hikayesinde de O’nun tedbire ne derece önem verdiğini görmekteyiz. *Hoca bir eve misafir olur. Ev sahibi, âdet olduğu üzere, yatağın üzerine bir takım gecelik denen pijama, bir de arakiye denilen gece külâhı koyar. Hoca soyunarak geceliği giyer; fakat külah çok boldur. Başına geçirince boğazına kadar iner. Bunu başına alıp uyuyacak olsa, mutlaka boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kalacak. Ama çaresini bulur. Bir iple külâhı ortasından boğar. Eh, şimdi tam başına göredir. Artık rahatça uyuyabilir. Ertesi sabah ev sahibi, Hoca’nın başında yarısı boğulmuş külâhı görünce hayretle sorar: -Hoca külâhı niçin boğdun? Hoca ciddî olarak şu cevabı verir: -Eğer ben külâhı boğmasaydım, külâh beni boğardı! Nükte basit görünebilir. Bu olay, önce tehlikeyi görme, sonra tedbirini alma fikrinin enteresan bir örneğidir. Önemli olan paçayı kaptırmadan paçayı yiyebilmektir. Yoksa iş işten geçtikten sonra, tedbir kâr etmez... Hoca çocuk eğitimi konusunda da oldukça tedbirlidir. O, ağacın yaşken eğileceğini, demirin tavında dövüleceğini, eşeğini dövmeyenin semerini döveceğini, kızı gönlüne bırakınca ya davulcuya ya da zurnacıya gideceğini çok iyi bilir. *Bir gün Hoca, çeşmeden su doldurması için kızlarından birinin eline bir testi verir, sonra da “Sakın ha testiyi kırmayasın!” diye hafifçe bir tokat atar. Görenler: -Kızın ne suçu var ki, tokatladın?.. Diye Hoca’ya çıkışırlar. Hoca: -Testiyi kırmaması için... Kırdıktan sonra tokat atmışım kaç para eder?.. Peşinen vurursam, dikkat eder, kırmaz... Cevabını verir. Ailede çocuk terbiyesi için, cidden üzerinde durulması gereken bir ders! Bir çok aileler, bu tokadı önceden vurmadıkları, yani çocuklarının iyi yetişmesi için, gereken tedbiri zamanında almadıkları için, sonradan ah vâh etmektedirler.[xii] Terbiyede esas olan zamanında tedbir almaktır. Daha kötü davranışları kazanmadan, çocuğu güzel ahlâkla bezemektir. Dikenler bağı sardıktan sonra, söküp çıkarmak zor olur. Bu da, bir iş yerine iki iş yapmak demektir: Hem dikeni sökmek, hem de yerine bağ dikmek?.. Ama zamanında bağ dikilse, zahmet de zaman da boşa gitmemiş olur. Bir çok aileler, bu gerçeği çok geç anladıkları için, perişan duruma düşmektedir. Hoca çocukları konusunda alması gereken tedbirleri hiç ihmal etmez. Hoca, kızı büyüyüp yetiştikten sonra, onu Sivrihisar’a gelin eder. Gelin kafilesi ağır, aheste yolda ilerlerken, bir bakarlar ki, babası Nasreddin, etekleri toplamış, kan ter içinde, yel yeperek yelken kürek hem koşar hem de bağırır: -Durun, kızıma söyleyecek bir çift sözüm var! Kafile durur. Hoca koşarak kızının yanına gelir, sık nefes: -A kızım, söylemeyi unuttum. El evinde dikiş diktiğin zaman, ipliğine düğüm atmayı sakın unutma!.. Sonra iplik, diktiğin şeyden çıkar, apışıp kalırsın!... Hem zahmet çeker, hem de başkalarına karşı mahcup olursun!.. Bununla Hoca kızına, son söz olarak, daima itiyatlı ve tedbirli olmasını ihtar etmektedir. Bilindiği gibi Hoca genellikle, sempatik ve hoşgörülüdür. Ama bundan yararlanmak isteyenler de yok değildir. *Bir gün Hoca bağa gider. Olgun ve güzel salkımlardan keserek sepete güzelce yerleştirir. Şehre geldiği zaman mahallenin irili ufaklı çocukları etrafını alarak: -Hoca Efendi! Bize üzüm ver. Derler ve yakasına yapışırlar. Öyle askıntı olurlar ki, bir türlü bu afacanları yakasından atamaz. “Üzüm isteriz! Üzüm isteriz!...” diye Hoca’nın başının etini yerler. Hoca kurtulamayacağını anlayınca, etrafını alanları şöyle bir gözden geçirir. Kalabalığın fazla olduğunu görünce, salkımlardan birer parça kopararak çocuklara verir. Üzümün tadını alan çocuklar: -Hoca Efendi! Sen böyle cimri değildin. Ne oldu sana? Bu kadarcık üzüm mü olur? Dişimizin kovuğuna bile yetmez doğrusu!.. Diye söylenmeğe başlarlar. Hoca da tatlı bir tavır ve güler yüzle: -Evlâtlar! İnanın bana. Hepsinin tadı bir. Ha bir tane yemişsiniz, ha bütün sepeti. Bunun için azı ile çoğu arasında fark yoktur. Der ve yürüyüverir... *Bir keresinde Hoca’nın dostları toplanırlar; bağ ve bahçelik içinde bulunan, havası ve suyu güzel bir köyde bir kaç gün kalıp eğlenmek isterler. Daha gitmeden, orada yiyecekleri yemek ve meyveleri konuşmaya başlarlar. Her biri: -Kuzu dolması benim üzerime!.. -Baklava, börek benim üzerime!.. -Yaprak sarması ve patlıcan dolması benim üzerime!.. -Meyvesi de benim üzerime!.. Derler ve âdeta birbirleriyle yarış ederler. Sıra Hoca’ya gelince, o da derhal: -Bu ziyafet üç yıl böyle devam etse, oradan bir daha ayrılırsam, bütün dünyanın lâneti de benim üzerime!.. Hoca küçükken de zeki ve hayal gücü kuvvetli bir çocuktur. *Bir gün Hoca çocukluğunda, arkadaşlarıyla birlikte, köyün kenarında oynamaktadır. Çocuklardan bazıları, o civarda eski bir çizme teki bulurlar. Bu acayip şeyin ne olduğunu anlayamazlar. Sonra, Nasreddin’e göstererek: -Bu nedir?.. Diye sorarlar. Küçük Nasreddin, çizmeyi alarak evirip çevirir ve kemali ciddiyetle: -Ayol!.. Bunu bilmeyecek ne var? Kazma kılıfı!.. Cevabını verir. *Bir gün yine Hoca, komşusunun eşeğini alıp dağa oduna gider. Taşkın bir çaydan geçerlerken, ne olduysa, hayvan akıntıya kapılıp sürüklenmeye başlar. Hoca çabalamışsa da eşeği boğulmaktan kurtaramaz. Sonunda komşusuyla mahkemelik olur. Kadı, eşeğin çayda akıntıya kapılarak boğulduğunu doğrulayacak şâhitister. Hoca: -A Efendi!.. Bu işe şâhitlik edecek birileri olsaydı, kimi başından, kimi ayağından, kimi kulağından, kimi kuyruğundan tutup zaten kurtarırlardı eşeği. Biz de buraya boşuna gelmezdik!.. Görüldüğü gibi Hoca, olaya şâhit bulunmamasını en büyük şâhit olarak göstermektedir. Bu, Hoca’nın ne derece zeki olduğunu ispat etmeye yeter. 3. Tatlı Dilli, Güler Yüzlü, Alçak Gönüllü Hoca tatlı dilli ve güler yüzlüdür. Bu sebepten çocuklar, kadınlar, gençler, yaşlılar, komşular, kısaca herkesle iyi bir diyalog içindedir. Hataları tatlı dille, şakaya getirerek düzeltmesini bilir ve kimseyi incitmeye çalışmaz. Güzel konuşma, başarılı bütün eğitimcilerin ortak özelliğidir. Peygamberlere de güzel konuşmaları, meselelerini hikmetle ortaya koymaları ve tartışmalarını münazaraya dönüştürmeden yapmaları tavsiye edilmiştir.[xiii] Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır, muhataba itimat telkin eder. Bu tutum insanları iyiliğe sevk etmede, kötülüklerden uzaklaştırmada takip edilmesi gereken fıtrî bir kanundur.[xiv] Surat asan, alay eden, eksik yakalamaya çalışan karamsar kişiler, insanlara doğruyu söyleseler de yanlış anlaşılır. Bu gibi eğitimciler çok defa, fayda yerine zarar verirler. “Korkulan kişi olma”[xv] özentisine kapılan kişiler de aynı şekilde başarısız kişilerdir. Bunlar genellikle dedi kodu mantığı içersinde meseleleri sunmaya çalışırlar. Tenkide açık olmadıkları için de ömür boyu aynı iddiaları ileri sürerler. Öyle ki, gülünç duruma düştüklerinin farkında bile olmazlar. Tatlı dilin önemi konusunda, Hoca ile aynı çağda yaşayan Yunus’un şöyle bir uyarısı vardır: Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı, Söz ola ağulu aşı, Bal ile yağ ede bir söz!..[xvi] Hoca’nın hoşgörüsüne diyecek yoktur. Ama hiç bir zaman aptal yerine de konmak da istemez. Yani her şeyin farkındadır. Bu da bir eğitimcide bulunması gereken çok önemli bir vasıftır. Bir gün birisi, kazara Hoca’nın da bulunduğu bir mecliste yellenir. Adam pek mahcup olur, âdeta yerin dibine girer. Hoca bu adamın utandığını görünce, yüzünü çevirir, duymazlıktan gelir. Bir müddet sonra bu yellenen kişi, işi pişkinliğe vurarak şöyle bir plân kurar: Durup dururken, oturduğu oturağı başlar gıcırdatmaya... Bunun farkına varan Hoca dayanamaz, tebessüm eder ve tatlı bir eda ile: -Sesini benzettin, fakat kokusunu ne yapacaksın? Der. Hoşgörü sahibi olmak, insanların kusurlarına göz yummak anlamına gelmez.[xvii] Yalnız, kusur söylemenin bir çok yolu yordamı olduğunu da unutmamak gerekir. Bu konuda şu hususlara dikkat edilirse daha faydalı sonuçlar elde edilebilir: a. Başta, her insanın hata edebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bununla birlikte, İkaz edilen kişinin dilinden iyi anlamak gerekir. b. Hatalar, muhatabı kırmadan, alay etmeden, küçük düşürmeden, iyi niyetle söylenirse, uyarma yapmak daha kolay olur. c. Uyarıda bulunan kişi, gönül kırmamaya, deli dolu davranışlar göstermemeye, dalga geçmemeye, damdan düşer gibi konuya girmemeye, özellikle de damarına basmamaya ihtimam göstermelidir. d. Konuya birden girmek, muhatapta tedirginlik yaratabilir. Dikkat çekerken, bir dengine getirip söylenmelidir. Öyle ulu orta, rast gele söze girmek, yanlış anlamaya sebebiyet verebilir. Onun için uyarı yapan kişi, fırsat kollamalıdır. Hiç bir zaman, “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı.” anlayışıyla müdahalede bulunmamalıdır. Hoca, bir iş için Konya’nın yolunu tutar. Varınca bir hana iner. Bu han oldukça eskidir. Şiddetli bir rüzgâr esse sallanır; hele tavan tahtaları insanın üzerine yıkılacakmış gibi gelir. Hoca bu durumdan korkar ve hancıya: -Arkadaş!.. Yatıp kalktığım odanın tavanından, çatur çutur, bir takım sesler geliyor. Tavan nerede ise üzerime çökecek; bir usta getir ve onu iyice muayene ettir. Der. Hancı çok pişkin bir adamdır. Lâkayt bir tavırla: -Hoca Efendi, sen onun bir takım sesler çıkarmasından korkma... Çünkü bina yenidir ve çok sağlamdır. Yıkılmasına asla imkân yoktur. Çıkan o sesler, tahta ve kirişlerin zikir ve tespihidir.[xviii] Demesi üzerine, Hoca da: -İşte, ben de ondan korkuyorum ya!.. Onlar zikir ve tespih ederlerken, bir gün, vecde gelirler ve birden bire secdeye kapanırlarsa, benim halim nice olur?[xix] Der. Görüldüğü gibi Hoca, hancının alaycı ve aldırmaz tutumuna karşı son derece naziktir. Bununla birlikte, bu yalana kanmadığını, büyük bir hoşgörü içersinde söylemektedir. Bu olaydan çıkarılacak başka dersler de vardır. Kurnaz hancı, hanında yatan kişinin dindâr kişi olduğunu görünce, hemen dinî temaları kullanmaktadır. Yani Hoca’yı avlamak ve susturmak için, kendi aklınca iyi bir metot kullanmaktadır. Ama Hoca, bu tipleri iyi tanır ve kolay kolay kül yutmaz. Bir gün, pek hasis ve cimri bir adam Hoca’ya: -Hoca, parayı sende mi seviyorsun? Diye, tepeden inme bir soru sorar. Hoca, sözlerini teraziye vurmadan pattadak söyleyenlerin pek yabancısı değildir. O, ele talkın verip kendisi salkım yutan; bununla birlikte herkese kulp takan kişileri tanımada mahirdir. Ama Hoca, yine hoşgörü içinde cevap verir: -Para insanı cimri ve vicdansız adamlara muhtaç olmaktan kurtarır. Onun için, sevsem de ayıp sayılmaz!.. Hoca son derece gerçekçi bir eğitimcidir. Her şeyi olduğu gibi kabul edip öyle pek hayâle kapılmaz.. Özellikle de lüzumsuz methedilme ve yüceltilme karşısında daima uyanıktır. Methedilme arzusu öyle bir hastalıktır ki, buna yakalananlar, herkesin dalkavukluk illetine tutulmasını ister. Bazı insanlar bire bin katarak konuşur. Bazıları da sinekten yağ çıkarmaya çalışıp her zaman bir taşla iki kuş vurmak ister. Kaz gelen yerden tavuk esirgememekte pek usta olan bu kişiler, menfaat koparmak için, üstlerinin her sözüne karşılık, “Hikmet buyurdunuz efendim! Hay hay. Siz bilirsiniz. Pekalâ.. Sözü mü olur... Vazifemiz efendim... Allah sizi başımızdan eksik etmesin... Siz olmasanız... “ derler. Bu sözleri, anlamlı anlamsız, üstlerin her davranışı ve sözü için söylemek âdettendir. İlk anda bu sözleri hafife alan efendiler, zamanla alışırlar, sonra da hep hikmet buyurmaya başlarlar! Gün olur ki, hikmetten başka bir şey buyuramaz olurlar. Yine öyleleri vardır ki, methedilmekten aşırı zevk alırlar. İster yazılı olsun, ister sözlü olsun, hep kendilerinden bahsedilmesini beklerler. Ya alıp satarken gün görmedik yalan söyleyenlere ne demeli? Hesabını, hep “aldatma ve başkalarının sırtından geçinme” üzerine yapan çok yüzlü insanların şerrinden toplumu nasıl kurtarmalı?.. Hoca, bir yiyip bin şükreden birisidir. O, bir kaşık suda insanları boğmak isteyen fırsatçıların da yakın takipçisidir. Hatta fırsat yoksulu kimseler bile Hoca’nın gözünden kaçmaz. Bir gün Hoca, eşeğini satmak için pazara götürür. Öteye beriye dolaşır, satamaz, sonra iyi bir fiyata satması için tellâla verir.[xx] Tellâl yamandır. Tam bir göz boyacı! Hemen hayvanın yularından tutar, ileri geri gezdirerek başlar methetmeye: -Çabuk gider, çok koşar, rahvan yürür, üç saatlik yolu bir saatte alır. Genç ve kuvvetlidir. Huyuna diyecek yoktur. Üstünde kahve bile içilir. Hele yürürken insanı hiç sarsmaz, kıl kadar kusuru yoktur!.. Tellâlı duyan başına yığılır. Ve başlarlar pey sürmeye... [xxi] Eşeğinin bu derece methini duyan Hoca da hemen yerinden fırlar ve kendi kendine: -Madem ki bu eşek bu kadar marifetli ve iyi imiş, ben ne duruyorum, hemen pey süreyim! Der. Ve pey sürmeye başlar. İş iyice kızışır, nihayet eşek, en çok artıran Hoca’nın üstünde kalır. Tellâla masrafını vererek eşeği alıp evin yolunu tutar. Görüldüğü gibi, yalan dolanla satılıp başkasının aldatılmasına Hoca’nın gönlü razı olmaz. Hiç olmazsa, göz göre göre yalan söyleyen bu adamın şerrinden müşterileri bir anlık olsun kurtarır. Hoca’nın eciş bücüş işlerde gözü yoktur. O her zaman lafın doğrusuna taliptir. İki yüzlü, hatta çok yüzlü diyebileceğimiz insanların maskelerini tanımada hiç güçlük çekmez. Hoca’nın çok sevdiği karısının ölmesi, onda büyük üzüntü yaratır. Herkes Hoca’nın yeis ve kederinden öleceğini sanır. Hiç olmazsa uzun müddet yas tutacağını, yemeden içmeden kesileceğini tahmin eder. Halbuki hiç de öyle olmaz. Hoca, kısa zamanda eskisi gibi neşeli görünmeye başlar. Bir müddet sonra Hoca’nın eşeği ölür. Dünya Hoca’ya zindan kesilir. Ağzını bıçak açmaz olur. Yemeden içmeden kesilir. Dokunsalar ağlayacak hal alır. Ağzının tadının kaçtığı her halinden bellidir. Hoca’nın aklı da fikri de eşektedir. Aklını bu derece eşeğe taktığını görenler, Hoca’ya fena halde içerlerler. Bir bahane bulup çatmak isterler... Bu arada bir kaç dostu giderek: -Hoca! Geçenlerde karın öldü, neşeni fazla kaybetmedin. Son günlerde merkebin öldü. Aradan epey zaman geçmesine rağmen, hala kederlisin. Biz sana bunu çok gördük. Doğrusu işin sırrına eremedik. Nedir bu hal? Diye sorarlar. Hoca kaşlarını çatar ve çok ciddî bir tavırla: -Karım öldüğü zaman, hatta daha cenazeden dönerken, eş, dost ve konu komşu etrafımı sardılar ve “Hoca! Esef etme; biz sana ondan daha iyisini bulur ve seni evlendiririz.” dediler. Halbuki eşeğim öleli bir hafta oluyor. Henüz birisi çıkıp da “Sana yeni bir eşek alalım.” demedi. Böyle yapmağa ve esef etmeğe hakkım yok mu? Cevabını verir. Bu tavrıyla Hoca, sahte dostlukların karşısında olduğunu ve gerçekçi olmak gerektiğini açıkça ortaya koyar. İnsan bazen farkında olmadan kendisini ve gerçekleri unutabilir. Önemli olan bunda ısrarlı olmamaktır. Bir gün Hoca kırda gezerken, başıboş ve çıplak bir ata rast gelir. Bu hayvana binmek hevesine düşer. Atı yakalar ve binmek için sıçramağa başlar. Fakat bir türlü binemez. Binemeyeceğine iyice aklı kesince: -Ah gençlik! Ah!.. Der. Bir müddet etrafına bakar ve kimseyi göremeyince: -Gençliğinde de işe yarar bir şey değildin ya! Der. Hoca bu hareketiyle ciddî bir itirafta bulunmaktadır. Bunu başaran çok az kişi vardır. Bunu yapmak, gerçekten büyük olgunluk ister… Öyle, sıradan kişilerin bu yiğitliği göstermesi kolay değildir… Bu konuda şu beyit oldukça manidârdır: “Çeşm-i insaf gibi âkile mizân olmaz. Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz!”[xxii] İşte asıl gerçekçilik budur. Hoca’da bu özellikleri, çeşitli boyutlarıyla görmekteyiz. Hoca her zaman hataları görmeye çalışan, tenkit eden, açıklar yakalayan birisi değildir. Bazen de hataları kendi üzerinde göstermekten çekinmez. Bu yolla, muhatabı rencide etmeden, anlatmak istediğini anlatmış olur. Yani Hoca demek istiyor ki, “Böyle yaparsanız, gülünç duruma düşersiniz!..” İşte bir misâl: Bir keresinde Hoca, ahırda yüzüğünü kaybeder; fakat dışarıda arar. Bunun sebebini sorduklarında: -Aydınlık yer varken, karanlıkta niye arayayım?” Şeklinde cevap verir. Bu nükte, bilhassa kendi hatalarını görmeye yanaşmayan, sorulara hep kaçamak cevap veren karakterleri çok güzel tahlil etmektedir. İnsanın her şeyi bilmesi imkânsızdır. Ama kolay kolay bazı kimseler, bilemediklerinin farkında olmazlar. Bir eğitimcinin, bilmediğini, “bilmiyorum” demesi, onu hiç bir zaman küçültmez. Aksine yüceltir, güvenilen kişi haline getirir. Bu psikolojik gerçeği bilen Hoca, her zaman, bilmediğini, “Bilmiyorum” deme fazîletini göstermiştir. Akşehir’de bulunan Azerbeycan’lı bir tâcir, kendisine gelen Farsça bir mektubu Hoca’ya okutmak ister. O da rahatça, “Bilmiyorum, başkasına okut!” cevabını verir. Buna sinirlenen adam, ileri giderek Hoca’ya: -Sarığından, cübbenden, sakalından utan!. Ne biçim hocasın?.. Der. Hoca, soğuk kanlılıkla: -Bu iş sakal cübbe işi değil... Diye cevap verir. Hoca dış görünüş ile bilginin birbirine karıştırılmasını hoş karşılamaz. O bu tutumuyla, güvenilen bir eğitimci vasfını arz etmektedir. Aynı zamanda bilimsel bir yol izlemektedir. Yunus da bu konuya değinerek şöyle bir ikâzda bulunur: “Dervişlik olsaydı tâc ile hırka, Biz dahi alırdık otuza kırka...” Hoca, akıntıya kürek çekenleri, uydum kalabalığa deyip gidenleri, işin aslını faslını bilmeden hüküm verenleri, yerden yere vurur. Bu tipler, kim güçlüyse, hangi tarafın sesi daha yüksek çıkıyorsa, lafı anlamadan dinlemeden baş sallarlar… Bir gün Hoca’nın karısı ölür. Dinî âdetler yerine getirilir ve nihayet imam, cemaate: -Ey cemaat!... Merhûmeyi nasıl bilirsiniz?[xxiii] Diye sorar. Cemaat bir ağızdan: -Çok iyi biliriz!... Allah rahmet eylesin!.. Deyince, Hoca başını sallayarak: -Yahu kimi kimden soruyorsunuz? Siz onu, gelin, bir de bana sorunuz!.. Der. Hoca, hazır-cevap bir eğitimcidir.[xxiv] Nerdeyse söylediği her söz, yaptığı her iş, bir hikmete, sağduyuya, din ve ahlâk esasına dayanmaktadır. Nükteleri de yıkıcı ve can sıkıcı değildir. O’nun asıl hedefi, çeşitli açılardan problemlere bakmak ve baktırmaktır. Hazır-cevaplılık, zekâ ister, bilgi ister, kültür ister, hüner ister... Hoca’nın nüktelerine bakıldığında, O’nun bu özelliği açıkça görülmektedir. Hoca ilk bakışta, mantıksız gibi gözüken cevaplarla, insanların can sıkıntılarını hafifletir. Daha sonra da problemin gerçek çözümüne geçer. Hoca, hafızalarda yer etmesi için lafı uzatmayı hiç tercih etmez. Mümkün mertebe az ve öz konuşur.[xxv] *Bir gün dostları: -Hoca! Sizce tabâbetin (tıp biliminin) özü nedir? Diye sorarlar. Hoca da: -Ayağını sıcak tut, başını serin, yemeğine dikkat et, düşünme derin!.. Cevabını verir. Hoca, hazır-cevaplılığı ve özlü konuşması sayesinde, daima pratik çözümler bulur. Hoca’nın bir özelliği de, halkın her kesimine hitap etmesidir. Onun için sık sık, zamanlı zamansız sorulara muhatap olur. Eğer hazır-cevap birisi olmasaydı, bu yükün altından kalkamazdı. *Züğürt ve dermansız olduğu bir günde Hoca’ya: -Hoca Efendi! Allah insanları niçin yaratmıştır? Diye bir soru yöneltirler. Hoca: -Allah insanları yokuş çıkmak ve borç ödemek için yaratmıştır. Cevabını verir. *Bir gün Hoca’ya, “Filan kişi oruç yedi…” derler. Hoca gülümseyerek: -Biri de çıkıp şu namazı yese!.. Der. *Bir keresinde Hoca’ya bir minare gösterip: -Bu nedir? Diye sorarlar. O da: -Yaş kuyudur. Güneşe çıkartmışlar, kurutuyorlar… Cevabını verir. *Bir gün Hoca’ya şöyle bir soru sorarlar: -Bir cemaatin imamı osurursa, o cemaatin ne yapması gerekir? Hoca cevap verir: -Bir cemaatin imamı osurursa o cemaate s….k gerekir. [xxvi] Hazır-cevaplılık, her insanın sahip olabileceği bir nimet ve meziyet değildir. Bu kabiliyete sahip olanlar, çoğu kere problemlerini kızmadan ve kızdırmadan çözdükleri için, bir çok tehlikeden kendilerini kurtarabilirler. Hoca’ya dostlarından biri misafir gelir. Beraberce yerler, içerler ve geç vakte kadar da oradan buradan hoş-beş konuşurlar. Yatma zamanı yaklaşınca, dostu: -Bizim iller, bizim iller; yatarken üzüm yerler. Diyerek, yatmadan önce üzüm yemek istediğini imâ eder. Hazır-cevap olan Hoca da derhal mısraın devamını söyler: -Bizde öyle âdet yoktur; saklarlar da güzün yerler. Diyerek işi lâtifeye döker ve dostunu yatağına yatırarak: -Allah rahatlık versin!... Dedikten sonra savuşup gider. Hoca, kendi menfaatini, başkalarının menfaati gibi göstermeye çalışan egoist kişileri de hazır-cevaplılığı ile dize getirir. Hoca bir gün dostlarından birinin evine gider. Kendisine bol ikramda bulunurlar. Dereden tepeden konuşurken, sıra gelir ev sahibinin eliyle yetiştirdiği arıların balının methedilmesine... Kokusunun emsalsizliği, renginin altın sarısı oluşu, tadının ise, hiç tartışılamayacağı... Neler neler! Bu arada Hoca’nın önüne de kocaman bir kâse bal konur. Evvelâ yemeğe başlar. Ekmeği bitirince de, kalan balı parmaklarıyla atıştırmağa koyulur. Ev sahibi, Hoca’nın balı bitirmeğe niyet ettiğini anlayınca canı gider. “Yeme” dese, ayıp olacak. Nasıl dese de Hoca’yı vazgeçirse!.. Hemen Hoca’ya: -Hocam, ekmeksiz bal içini yakar! Der. Hoca dostunun ne demek istediğini çok iyi anlar. Fakat aldırış etmez, yemeğe devam eder ve: -Kimin içinin yandığını Allah bilir! Diye cevap verir. Hoca, el alemin hal ve gidişinden olumsuz manalar çıkarmaya çalışanların heveslerini de kursağında bırakır. Bir gün ahbaplarından biri, Hoca’yı yemeğe davet eder. Hoca da gerçekten çok acıkmıştır. Yemekler de nefis mi nefistir. Hoca yemeği eliyle ve iştahla yemeğe başlar. Sofrada bulunanlardan biri, fırsat bu fırsattır deyip takılmak için: -Hoca! Niçin beş parmağınla yiyorsun? Diye sorunca, Hoca da: -Altı parmağım olmadığı için!.. Cevabını verir. Bir keresinde de Hoca eşeğini alıp odun kesmek için ormana gider. Odunları keser ve eşeğine yükler. Akşam üstü evine dönerken yolda bir adama rast gelir. Adam: -Hoca Efendi, iki kardeş tıpış tıpış ne güzel geliyorsunuz... Der. Hoca hiç lafın altında mı kalır!... Derhal: -Siz ağabeyimizi karşılamağa çıktık!.. Cevabını verir. Hazır-cevaplılık, kaba saba insanlara mesaj ulaştırmada, oldukça etkili bir metottur. Bir gün Hoca’yı iftara davet ederler. Bir aralık sofraya, adına “elmasiye” denilen bir tatlı gelir. Hoca’nın yanında oldukça obur birisi oturmaktadır. Bu açgözlü adam, kaşığını hırsla elmasiyeye daldırır. O anda, tabaktan koca bir parça sıçrayıp, Hoca’nın göğsüne yapışır. Hoca, tatlı parçasına bakarak güler ve taşı gediğine koyar: -A mübarek; şu adamın elinden bana değil, Allah’a sığın!.. Der. Bazen hazır-cevaplılık, tehlikeli anlardan kurtulmaya da yarar. Bir çok nüktedân kişiler, zâlimlerin ve kralların zulmünden, bu hazır-cevaplılıkları sayesinde kurtulmuşlardır. Çok iyi bilinmektedir ki tarih boyunca, zâlim yöneticiler ve gücü elinde tutanların bir çoğu, halkın en küçük şikâyet ve sızlanmasını, bir isyan hareketi olarak algılamışlardır. Aynı zamanda bunlar, şikâyet ve muhâlefeti, kendileri için bir tehdit olarak görürler. Onun için de en acımasız tedbirlere başvururlar. Canını dişine takarak bu tip zâlimlerin huzuruna çıkan nice hakperestler olmuştur... Fakat, gidiş o gidiş!.. Ne gelen vardır, ne de giden?.. Bu sebepten dolayı halk, bu gibi kişilere göndereceği ve karşısına çıkaracağı şahısları özenle seçer. Timur’un Akşehir’de bulunduğu sıralarda halk, çok sıkıntı ve ıstırap çekmektedir.[xxvii] Bir gün kasabanın ileri gelenleri, Hoca’ya dertlerini açarlar ve buna bir çare bulmasını da kendisinden rica ederler. Hoca düşünür taşınır, sonunda “peki” der. Hoca, şehir namına bir çok şeyleri istemek üzere, Timur’un huzuruna çıkar. Büyük bir cesaret ve ustalıkla, halkın şikâyetlerini ve çekmekte olduğu sıkıntıları anlatır. Bilhassa yapılmakta olan zulüm ve işkencelere nihâyet verilmesini ısrarla ister. Timur bu sözlere çok kızar ve Hoca’ya: -Sen, benim gibi büyük ve dünyayı titreten muzaffer bir hükümdara karşı, ne cesaretle böyle şeyler söyler ve teklifte bulunursun? Diyerek azarlar. İşin sarpa sardığını anlayan Hoca da kendisini şöyle savunur: -Haşmetmeap!.. Siz büyükseniz, biz de küçüğüz!... Bu söz Timur’u güldürür ve yumuşatır. Eski zamanlarda bazı âlimler seyahate çıkar ve gezdikleri memleketlerin ilim adamlarıyla ilmî meseleler hakkında konuşup görüşürlermiş. Bir gün Akşehir’e seyyah olarak üç rahip gelir ve kaymakam ile görüşerek şehrin en büyük âlimi ile görüşmek ve mübâhase etmek istediklerini söylerler. Kaymakam ertesi gün şehrin meydanına gelmesi için Hoca’ya haber gönderir. Halka da tellâl vasıtasıyla şehir meydanına gelmeleri söylenir.... Ertesi sabah kaymakam, Hoca, râhipler ve halk meydanda toplanır. Hoca ile râhipler arasında şöyle bir konuşma başlar: Hoca : Buyurun, sorun? Ben de size elimden geldiği kadar cevap vereyim. Râhip : Hoca Efendi, dünyanın ortası neresidir? Hoca : (Asasıyla eşeğinin ön ayağının bastığı yeri göstererek) İşte burasıdır. Râhip: Ne malûm? Deliliniz nedir? Nasıl ispat edersiniz? Hoca : İsterseniz ölçünüz. Doğru çıkmazsa o zaman söyleyiniz. Râhip buna bir cevap bulamaz ve geri çekilir. Bu sefer başka bir râhip söz alır. Râhip : Hoca Efendi!... Peki, gökteki yıldızların sayısı ne kadardır? Hoca : Eşeğimin sırtındaki kılların sayısı kadar... Râhip: O kadar olduğunu nereden biliyorsun? Hoca : İstersen say. Noksan gelirse, o zaman söyle. Râhip: Efendi!... Sen ne söylüyorsun? Hiç eşeğin sırtındaki kıllar sayılır mı? Bu sefer üçüncü râhip söz alır. Râhip: Benim sakalımda kaç kıl vardır? Hoca : Eşeğimin kuyruğundaki kıl sayısı kadar... Râhip: Ne ile ispat edersin? Hoca : Bunu ispat pek kolaydır. Senin sakalından bir kıl, eşeğin kuyruğundan da bir kıl koparır ve böylece devam ederiz. Eğer müsavi gelmezse, o zaman bahsi sen kazanırsın. Hoca’nın cevaplarını işitenler, O’nun zarafetine, hazır-cevaplılığına hayran olur. Artık râhipler de bir şey söyleyemez olurlar. Sonra çekilip giderler.. Hoca’nın bir kazı vardır. Bir gün, bunu pişirip Timur’a götürmeğe karar verir. Kazı nar gibi kızartıp tepsiye koyar ve yola koyulur. Biraz yol aldıktan sonra, tepsideki kaza bakıp ağzının suyu akmaya başlar. Kendi kendine: -Ağzının tadını sırf o mu bilir? Ne yapıp yapıp bir parçasını yemeliyim... Der. İyice ölçüp biçer, kararını verir. Sonra da bir kenara çekilerek bir budunu afiyetle yer!.. Arkasından huzura çıkıp hediyesini takdim eder. Timur, kazı tek ayaklı görünce kızar ve: -Hoca!... Hani bu kazın bir ayağı? Der. Hoca derhal: -Efendim bizim Akşehir’in kazları tek ayaklıdır. İnanmazsanız şu çeşmenin başındaki kazlara bakınız. Hepsi bir ayak üstünde duruyor!... Cevabını verir. O sırada çeşmenin başında sekiz on kadar kaz, gerçekten tek ayak üzerinde durup güneşlenmektedir. Timur pencereden bakıp kazları tek ayaklı görünce bir işaret eder. Davullar çalınmağa başlar. Çıkan müthiş gürültü kazları ürkütür ve hepsi koşmağa başlar. Kazlar bir anda iki ayaklı oluverirler... Bunu gören Timur Hoca’yı pencerenin önüne çağırarak: -Hoca, sen düpedüz yalan söylüyorsun... İyi bak şunlara!.. Kazların ayakları bir değil, ikidir. Deyince, Hoca gülerek: -Hükümdarım!.. Çomağı sen yeseydin, iki değil, dört ayaklı bile olurdun!... Diye cevap verir. Bir gece Hoca’nın uykusu kaçar. Ne yapsa gözlerine uyku girmez. “Biraz sokağa çıkayım, dönüp dolaşayım. Belki uykum gelir.” diye düşünür. Sonra dışarı çıkar. Bu esnada, etrafta kol gezmekte olan yeniçeri ağasının gözüne ilişir. Ağa, hiddetli bir tavırla: -Dur, kımıldama!.. Ne arıyorsun bu vakit sokakta? Yasak olduğunu bilmiyor musun? Diye sorar. Hoca da gülerek: -Uykum kaçtı da onu arıyorum!.. Cevabını verir. Hoca evini yıktırıp yeniden yaptırmak ister. Bunun için bir dülger çağırır. Dülger evi baştan aşağı gezer ve tasarladığı plânı soran Hoca’ya: -Hoca Efendi!.. Buraya iki oda; şuraya bir sofa, buraya bir mutfak, şuraya da kiler yapmalı. Diye tarif ederken, kazara yellenir. Bunu duyan Hoca derhal: -Arkadaş!.. Buraya da bir abdest hâne yapmalı!... Der ve plânı tamamlar. Bir gece, Hoca’nın hanımının doğum sancıları tutar. Hoca paçaları sıvar ve hemen ebeye koşar. Bu arada komşu kadınları da vaziyetten haberdar eder. Ebe ile birlikte komşu kadınları da toplanır. Biraz sonra kadın, nur topu gibi bir oğlan doğurur. Hemen Hoca’yı çağırıp kucağına verirler. Hoca çok memnun olur. Tam bu sırada kadının yine ağrıları tutmağa başlar...Ebe, “İkiz galiba!..” der. derhal tertibat alınır. Bu esnada Hoca’ya da yanan bir mumu tutma görevi verirler. Bu sefer de gül gibi bir kız dünyaya gelir. Hoca: -Kız evlât da fena değil, annesine can yoldaşı olur. Der. Hal böyleyken, kadının ağrıları kesilmez. Aman demeğe kalmadan, arkadan bir oğlan daha doğar. Hoca çocukların arka arkaya geldiklerini görünce, “Püf” diye mumu söndürür. Kadınlar birden şaşırırlar. Hayretle Hoca’ya: -Ne yaptın Hoca Efendi!... Böyle bir zamanda ışık söndürülür mü? Diye sorunca, Hoca da: -Ne yapayım? Işığı gören dışarı fırlıyor! Cevabını verir. Bir gün Hoca’yı bir ziyafete davet ederler. Hoca, âdeti veçhile sakız çiğnemektedir. “Yemeğe buyurun.” denilince, sakızını çıkarıp burnunun ucuna yapıştırır. Bunu görenler hayret ederek: -Hoca Efendi!.. Sakızı niçin burnuna yapıştırdın; başka koyacak yerin yok muydu?.. Diye sordukları zaman, Hoca başını sallayarak: -Ne olur, ne olmaz... Fakirin malı daima gözünün önünde bulunmalı!.. Cevabını verir. Bir gün ahbapları Hoca’ya: -Kıyamet ne vakit kopacak? Diye sorarlar. Hoca da: --Hangi kıyameti soruyorsunuz? Der. Hoca’nın bu sorusuna hayret eden ahbapları: -Canım Hoca!.. Kaç tane kıyamet var? Deyince, Hoca da: -Kıyamet ikidir. Biri küçük, diğeri de büyüktür. Karı öldüğü zaman küçük kıyamet kopar. Ben ölünce de büyük kıyamet!.. Der. Buraya da Bir Ayakyolu… Bir gün Hoca, ev yaptıracağı arsaya bir mimar getirir. Adam dolaşırken, yüksek sesle evi tasarlıyormuş. -Şuraya bir oda, şuraya bir sofa, şuraya bir kiler yapmalı… Dereken, nasıl olduysa yelleniverir. | ||||